3 Kasım 2014 Pazartesi

Eski Çin Kültürü ve Türkler / Prof. Dr. Wolfram Eberhard

Çin denildiği zaman birçok insan, memleketi düşman taarruzlarından ve dışardan gelen bütün kültür tesirlerinden ayıran Çin seddini hatırlarlar. Çin, bizim için kendi içinde ve kendi kendine tekamül eden kapalı bir kültürün timsalidir. Çin kültürünün bu tasviri artık bugün için doğru değildir. Çin hakkında düşündüklerimiz son on sene zarfında tamamiyle değişmiştir. Bu yazımızın gayesi, Çin hakkındaki yeni ilmi mütalealar üzerinde konuşmak,1 en mühim noktaları tebarüz ettirmek ve bilhassa Çin’in aydınlanması için Türklerin bu sahada oynadıkları rolün ehemmiyeti ile ilgili olan problemleri izah etmektir. Bununla aynı zamanda Türklerin en eski tarihlerine de temas etmek zorunda kalıyoruz. Bunu söylediğim zaman anlaşmazlığa sebebiyet vermemek için biraz izahat vermem lazımdır. Ben Türklerin ilk yurtlarının doğu Asya olduğunu iddia etmek istemiyorum. Fakat bugün Türklerin ve Türklerle akraba kavimlerin, M.Ö. 3. bin yılda, hatta Neolitik devirde Orta Asya’nın Doğu kısımlarında yaşadıkları bir hakikattir. Bu Türkler de tıpkı Türk ırkına mensup diğer kavimlerle Anadolu’da yaşayan ve Asya’nın diğer kısımlarından Anadolu’ya hicret eden Türkler gibi bugünkü Türklerin ecdadlarıdır. Bunların tarih ve kültürlerinin incelenmesi, Türk tarih ve kültürlerinin incelenmesi demektir ve bu ulusal bir ödevdir. Orta Asya’da Türkleri hakkında elde ettiğimiz en eski malumat ve zaten Türkler hakkında mevcut en eski bilgiler Çin kaynaklarından alınabilir. Bunu yapmak bu memlekette Sinolojinin vazifesidir. Bunun nasıl yapıldığından yazımızın sonunda bahsedeceğim.


***

Çinlilerin dünyanın en eski kültür milleti oldukları ve arkalarında 5000 senelik bir kültür devri bulunduğu birçok defalar söylenmiştir. Bu fikir bu şekilde artık doğru değildir. Tabii Çin, haritalarımızda gösterilen coğrafi bir mıntaka olarak ele alınacak olursa Akadlar ve Sümerler kadar olmasa bile yine çok eski bir kültüre sahiptir. Fakat 4000 sene evvel orada mevcut olan kültür, bizim bugün gördüğümüz Çin kültürü değildir. Tıpkı Bugünkü İtalya Eski Roma İmparatorluğu’nun aynı olmadığı gibi, Bugünkü İtalya, eski Roma İmparatorluğu’nun da üzerinde bulunduğu coğrafi mıntakadır, fakat insanları aynı değildir ve kültürleri de eski Roma kültürünün devamı değildir. Memlekete yeni kavimler gelmiş, yeni kültürler nüfuz etmiş ve netice tamamiyle yeni ve kendisine has bir şekil almıştır.

Çinliler bize, tarihi devirler için umumiyetle iyi ve kullanılabilen birçok tarihi eser bırakmışlardır. Eski tarihleri için uğraşmışlar ve hatta M.Ö. I. yüzyılda en eski devirleri tasvire çalışmışlardır. Bu tasvirin üzerinde zamanla uğraşılmış ve nihayet birçok muahhar tarihlerde ve Avrupa dillerindeki tercümelerde görüldüğü üzere tesbit edilmiştir. Tasvir, Çin tarihinin başlangıcında halka, kültürü öğreten birçok akıl ve ahlaklı İmparatorlar gösteriyor. Bu İmparatorlar evlenmeyi, giyimi, yazıyı vesaireyi, yani kısaca yüksek bir kültür için lazım olan her şeyi icat ettiler; ekseriya 100 yıldan fazla icrayı hükmettiler. Bu devirlerde harp yoktur ve mes’ut bir devir hüküm sürmektedir. Ancak sonradan, bizde şimdi mevcut olan kötülükler, harpler, ahlaksızlıklar, cinayetler, kıtlık ve sefalet yavaş yavaş baş göstermiştir. Bütün bu İmparatorların saltanat sürdükleri tarihler de veriliyor ve yeni icatlarda bulundukları zaman bundan bahsediliyor. Her şey gayet mantıkî ve sarihtir.

Yeni araştırmalar bu güzel hayali tamamiyle bozmuştur. Bugün artık bunların hiç birine inanmıyoruz. Kazılar bize yazının E.E. 3. bin yılın başlangıcında icat edilmeyip ancak M.Ö. 15. yüzyılda icat edildiğini gösteriyor. Çünkü M.Ö. 15-10. yüzyıllar arasındaki yazı daha çok iptidaidir ve bu kadar uzun bir tekamül devresi geçirmiş olamaz. Eski masal araştırmalar ve din tarihi bize eski İmparatorların hakiki İmparator olmayıp, ancak sonraları Çin alimleri tarafından insan ve İmparator şekline sokulan tanrılar oldukları göstermiştir. Biz bugün kati olarak tanrı olan bu İmparatorlara hangi bölgelerde tapıldığını biliyoruz; bu tanrılar hakkında mufassal malumat veren birçok eski kanaklar bulduk. Etnoloji bize "evlenme”, "giyim” gibi şeylerin bir İmparator tarafından icat edilmediğini, fakat, insanlığın, pek çok devirler evvel bunları icat ettiğini göstermiştir; sonra Etnoloji bize yine en eski devirlerde, başlarında bir hükümdarla memurların bulunduğu bir devletin hiçbir yerde bulunmadığını, bunun bugün bildiğimiz ve o zaman Çin’de mevcut olduğunu gördüğümüz ilk merhaleler üzerine kurulmuş olan muahhar bir gelişme olduğunu öğretmiştir. Astronomi riyazi hesaplarla takriben M.Ö. 1000 yılına kadar Çin kaynaklarında verilen tarihlerin yanlış olduklarını isbat etmiştir.2 Burada bahis mevzuu olan tarihler, tarihi devirlere ait olmayıp İsa’nın doğduğu yıllarda ve hatta daha sonraları yaşamış olan Çinli alimlerin hesaplarının neticeleridir. Astronomik bilgileri çok olan bu bilginler, eldeki pek az malumatla ve kendi bazı fikirleri ile bu pek eski zamanlarda yaşamış olan kralların ne zaman yaşadıklarını hesaplamağa çalıştılar. Fakat astronominin bugünkü kadar tekamül etmemiş olmasından hesaplarında bazı hatalar mevcuttur. Büyüklüğü hesap edilebilen bu hatalar tarihlerde göze çarpmaktadır. Ben burada bunlardan fazla bahsedemiyeceğim, fakat bugün tarihen doğru olmadıkları her hususta görülüyor.

Fakat, tarihi devir ne zaman başlar? M. Ö. 1400-1050 arasındaki zamanı teşkil eden ve "Shang-devri” denilen çağla başlar. Çünkü bu devri hem kazılardan ve kazılarda bulunan vesikalardan ve hem de klasik Çin edebiyatından biliyoruz. 1927 yılından beri Shang sülalesinin hükümet merkezinde kazılar yapıldı ve bunların evvelce nasıl yaşadıkları hakkında bugün, oldukça kati malumat elde edilmiştir. Bundan öncekilerinden emin değiliz ve çoğu da yarı efsanevidir. Shang devrinden önceki çağlar Neolitik devre aittir. Shangların hükümet merkezinde yapılan kazılar bize vakıa Shang kültürünün sonraki Çin kültürü ile birçok noktalarda aynı olduğunu, fakat Çin kültürün basit bir ilk merhalesi olmayıp başka karakterde bir kültür olduğunu göstermiştir.

Arkeoloji tetkiklerinden elde edilen neticeler ile ve Etnolojinin de yardımı sayesinde en eski Çin kültürü meselesine temas edilmiş; bu suretle Çin kültürünün teşekkülü hakkındaki yeni görüşler vücude gelmiştir.

***

Bu yeni mütaleaya göre bir "Çin” kültüründen ancak M.Ö. 1050 yılından itibaren bahsedebiliriz. Bundan öncekilerin hepsine "proto-Çin” yahut buna benzer bir isim verilir.

M. Ö. 3. yüzyılda coğrafyada Çin adını alan bölgede ne bir birlik teşkil eden Çin kültürü ne de bir vahdeti olan bir Çin nüfuzu vardı. Fakat bunun yerine muhtelif Çin kültürleri ile muhtelif kavimler bulunuyordu. Bugün bu bölgede 20 büyük halk grubu tefrik edilebiliyor, fakat bunlar büyükçe gruplardan müteşekkil bir sıra halinde toplanabilir. En mühimleri aşağıdakilerdir; bölgenin doğu şimalinde bizim bugün Çin dediğimiz yerde bugünkü Mançuların ecdadı olan Tunguzlar yaşıyordu. Bunlar iptidai kültür kavmi idiler. Kısmen avcı, fakat kısmen de ehli hayvan ve bilhassa domuz beslerler (Tunguz kelimesinin Türkçesi domuz kelimesi ile karabeti hiçbir suretle tesadüfi değildir. Tunguzlar için domuz tipik bir hayvandır; halbuki Türkler bütün tarihleri boyunca, hatta İslamiyet’ten evvel hiçbir zaman domuz beslememişlerdir). Tunguzların batısında bugünkü Moğolların ecdadı olan Moğollar yaşarlardı ve bunlar bilhassa sığır beslerlerdi. Fakat bugünkü Moğollar gibi yalnız Moğolistan’da değil, ta Çin’in içlerine, Sarı ırmağa kadar yayılmış olarak yaşarlardı.

Bunların da batısında, bugünkü Türklerin ecdadı oturuyordu. Büyük Huangho dirseğinin içinde bizim bugün Ordos dediğimiz bölgenin batısında olan Kansu eyaletinde ve cenupta Wei nehrine kadar uzanan yerlerde yaşarlardı. Onları ilk tanıdığımız en eski zamanlarda bile bilhassa at yetiştirirler ve inanlarla hayvanların kışlık yiyimlerini temin için ziraatla meşgul olurlardı. "Göçebe” kavimlerin yalnız hayvan besledikleri gibi fikirlerden ayrılmamız lazımdır. Hemen bütün göçebeler kışlık yiyeceklerini temin maksadı ile ziraat ile de meşgul olmak zorundadırlar ve bunu yapmıyan kavimler de istisna teşkil ederler. Bu en eski Türklerden ilerde tekrar bahsedeceğiz.

Çin’in batısında en eski zamanlardan beri Tibetliler otururlardı. Yalnız bugün yaşadıkları bölgelerde değil, fakat Çin’in içlerine kadar uzanırlardı. Bu Tibetliler bilhassa koyun beslerler ve koyunları için dağları tercih ederlerdi. Türkler ise ovalarda yaşamağı sevdiklerinden Türklerle Tibetlilerin bir arada oturdukları büyük sahalar vardı; yani ovalarda Türkler, dağlarda da Tibetliler yaşarlardı. Bazan bunların karıştıkları da vaki olmuştur ve İsa’nın doğum yıllarında birçok Türk-Tibet melez kavimlerine tesadüf ediliyor. Muhtelif kültüre sahip olan kavimlerin karışmalarını araştırmak modern Etnolojinin en mühim problemlerinden biridir ve böyle araştırmaların neticeleri bizim meselelerimiz için çok ehemmiyetlidir.

Bugünkü Çin’in cenubundaki bölgede muhtelif kültürler taşıyan muhtelif kavimler yaşıyorlardı. Bu cenup kavimleri şimal kavimlerinden bariz bir şekilde ayrılmaktadırlar. Şimal kavimlerinin ekonomisinde hayvan beslemek en mühim rolü oynar; cenup kavimlerinde ise bilhassa ziraat ehemmiyetlidir, fakat ziraatin de iptidai bir şekli olan yakma suretiyle yapılan ziraattir. Bu nevi ziraatte dağların yamaçlarındaki ağaçlarla çalılar yakılır ve geri kalan küle nebatlar, bilhassa kökünde yumru bulunan nebatlar ekilir. Cenup kültürüne ait olan Tailar çok sulak ovalara da nebatlar ekmeğe başlamışlardır. Bu Tailar ilk defa olarak pirinç ekmeği icat etmişlerdir. Pirinç ziraatinin cenup Çin’den Hindistan’a ve oradan da batı Asya’ya ve cenup Avrupa’ya yayılmış olması ihtimal dışında değildir. Pirinç eken Tailar bugünkü Siyamlıların ecdadıdırlar (bu memlekete onun için bugün de Tailand deniliyor). Fakat aynı zamanda bugünkü Çinlilerin de en mühim cetleridirler. Sizi şaşırtmamak için cenup kültürlerinden fazla bahsetmiyeceğim. Yalnız yine cenup kültürlerinden biri olan ve Çin’in doğu cenup kabilelerinde bulunan Yüeh kültürünü zikredeceğim. Bu Yüeh kültürü bir gemici kültürü idi ve oldukça yüksekti. Yüehlerin gemicileri yalnız cenup Çin ile Hindiçini’nin bütün sahillerinde değil, aynı zamanda cenup Japonya ile Kore’de de müstemleke teşkil etmişlerdir. Kore, Çin ile Japonya arasında bir bağdır ve Japonya ile cenup Çin arasındaki dış benzerlikler gibi iki taraf kültürlerinin müşabeheti Yüehlerin müstemleke teşkil etmelerinin neticeleridir. Diğer taraftan Hindiçini’ye hicret etmiş olan Yüehler değişerek Hollanda adalarındaki yerlileri teşkil eden Malayenler olmuşlardır. Böylece cenup Çin’deki vaziyet yalnız Japonya ve Hindiçini’deki etnik vaziyet değil, Avustralya’ya kadar bütün adalardaki etnik vaziyeti de izah etti. Ben burada fazla tafsilata girişemiyeceğim fakat size bu araştırmaların pek çok neticeler verdiğini göstermek istedim.

Demek ki takriben M.Ö. 2500’de bugünkü Çin’in bulunduğu bölgelerde halkın vaziyeti böyle idi. Şimdi siz, o halde Çinlilerin kendileri nerede idiler, diye soracaksınız. Bugün buna şöyle cevap veriyoruz: Onlar henüz mevcut değildiler, tıpkı bundan 1400 sene evvel Fransızların henüz mevcut olmayıp onların yerine bilahare Fransız olan bir çok kabile ve kavimlerin bulunduğu gibi. Mevcut olan bütün yüksek kültürlerin üzerinde yapılan araştırmalar, bunların hiçbirinin kendiliğinden vücuda gelmediğini göstermiştir. Dünya yüzünde gördüğümüz ve yakından tetkik ettiğimiz bütün yüksek kültürler, muhtelif kültürlerin birbirlerinin üzerine olan tesirlerinin mahsulüdür. Eğer bu böyle olmasaydı o zaman yüksek kültüre sahip olan kavimlerin diğerlerinden daha kabiliyetli bir ırka mensup olduklarını kabul etmek lazımdı. Bu vakıa müteaddit defalar iddia edilmiştir, fakat şimdiye kadar hiç bir suretle ispat edilmemiştir. Hatta modern psikolojinin verdiği neticeler bunun aleyhindedir.3

O halde bugün, M.Ö. 2500’de şimdiki manada Çinlilerin henüz mevcut olmadıklarını söylüyor ve buna mukabil Çinlilerin yaşadıkları bölgelerde yukarıda kısaca bahsettiğimiz muhtelif kavimerin yaşadıklarını iddia ve ispat edebiliyoruz. Umumiyetle kavimler yalnız ve yarı olarak yaşamazlar. İptidai kavimler bile sulh halinde iken veya harp dolayısiyle birbirleri ile münasebette bulunurlar. Bu münasebetlerdeki karşılıklı tesirler sathi kalmaz, birbirlerinin kültürlerine müessir olurlar. Eskiden kavimlerin arasındaki bu münasebetlerin yalnız harple temin edilebildikleri zannolunurdu. Böylece bir kavim diğerine hücum ederek onu ezerdi. Fakat bunun her4 zaman böyle olması icap ettiği ve iyi şartlar altında da temaslar yapıldığı hatta bu temasların ötekiler kadar ehemmiyetli olduklarını gösteren bir çok misaller vardır. Çin tarihinde bu misallere çok tesadüf ediyoruz.

O halde başlangıçta anlatılan ayrı ayrı kültürler, zamanla münasebelerini gittikçe daha fazla arttırmışlardır. Bu bilhassa bütün kabilelere ait müstemleke yahut bir geçit bölgesi olan yerlerde daha şiddetli olmuştur. Eski Çin’deki müstemleke bölgeleri Sarı ırmak ile Yang-tse’nin mansabı idi. Bu mansap bölgeleri suların çekilmesi ile hasıl olan yerlerdir ve tarihi devirlerde bile Hopei eyaletinin yani bugünkü Pekin’in bulunduğu eyalet tamamiyle bataklık ve gayrı meskundu.

Nehirden kazanılan arazi gittikçe büyümekte ve etrafında yaşayan kavimlerin bir kısmı ile muhtelif muhacirler en yakın münasebetlerde bulunuyorlar, Şimal Çin ovalarının kenarında cereyan eden bu hal Yang-tse’nin deltasında cereyan etmiştir; burada Sarı ırmakta olduğu gibi yeni bir kültür teşekkül etmiştir. Diğer taraftan Kansu eyaletinden çıkıp doğuya akarak Shensi eyaletinden Sarı ırmağa dökülen Sarı ırmağın tali kolunu teşkil eden Wei nehrinin vadisi de bir geçit bölgesi idi. Nehir vadisinin cenubu geçilemeyen dağlarla örtülüdür, bunun şimalinde istep ile çöl vardır. Vadi çok zengindir. Doğu Asya ile Orta Asya arasındaki yegane geçidi teşkil eder. Onun için bu nehir vadisi en eski zamanlardan beri kavimlerin doğudan batıya ve batından doğuya akmalarına bir geçit teşkil etmiştir. Bu geçit bölgelerinde halk arasında en yakın temasları temin eden "etnik geçit”ler bulunmaktadır. O halde Çin’de bugünkü bilgimize nazaran yüksek kültürün teşekkülüne yarayacak 3 bölge vardır. Her 3 bölgede de hakikaten böyle yüksek kültürler teşekkül etmiştir. Yang-tse’nin deltasında teşekkül eden kültür bizim için çok mühim olmadığından bundan fazla bahsetmiyeceğim. Çünkü bu yukarıda bahsedilen Yüeh kültürü bilhassa Japonya ve Hindiçini için ehemmiyetlidir fakat Çin için böyle değildir.

Huangho’nun deltasında vücuda gelen kültür daha mühimdir. Çünkü zıraatları için çok elverişli olan ve yeni teşekkül eden vadilere cenuptan Tailar muhaceret etmişlerdir. Bu yeni vadilerin kenarlarındaki ormanlara yine bir cenup kavmi olan avcı ve toplayıcı Yaolar yerleşmişlerdir. Domuzları için rutubetli vadilerle ormanları ideal bir yer adden Tunguzlar da şimalden gelmişlerdir. Böylece her 3 unsurun ve bunları meydana getiren cüzülerin vazih bir şekilde görüldüğü bir kültür meydana gelmiştir. Bulunduğu yerin adıyla ilgili olarak buna lungshan kültürü deniyor. Bu takriben M.Ö. 2000 ile M.Ö. 1600 yılları arasında mevcut olmalıdır. Bu zıraatçı bir kültürdü ve iskan şekilleri Eski Anadolu yerlilerininkine benzerdi. Höyükler üzerinde otururlardı. Çamurdan ve kerpiçten yapılmış olan evleri vardı. Fakat köylerinin etrafını duvarla çevirmek zorunda idiler, çünkü iki büyük düşmanları vardı: Birisi yeni teşekkül eden arazinin kenarındaki dağlarda yaşayan dağ kavimleri ve bilhassa yukarda bahsedilen ve cenuptan gelen Yaolar ki bunlar Çin’in cenubunda bu gün el’an yaptıkları gibi soygunculuk akınları yaparlardı; diğeri ise şimalden gelen Türk-Moğol atlıları idi. Bunlar suvari ve harp arabaları için bu büyük vadilerde iyi bir saha bulmuşlardı. Böylece tarih boyunca şimali Çin’de bu güne kadar yaptıkları gibi atlarıyle süratli taarruzlarda bulunabiliyorlar.

Bu Türk-Moğol kavimlerinin (bunların ikisinden, aynı olmadıkları ve yalnız kültürleri benzediği halde aynı imişler gibi bahsediyorum; şimdiye kadar mevcut kaynaklarımız bunları kat’i olarak ayırmamız için henüz müsait değildirler) temasları menfi neticeler vermemiştir. Göçebeler çiftçilerle kolayca beraber yaşayabilirler ve böylece ideal bir birlik teşkil ederler. Göçebeler çiftçilerden kışın kullandıkları zırai mahsulleri alırlar ve bunların yerine zıraatçılara hayvanlardan elde ettiklerini, bilhassa deri, yün ve bazan süt ile sütten yapılmış maddeler verirler. Bu temas şu neticeyi verebilir ve bu bölgede de böyle olduğu zannediliyor. Göçebeler çiftçilerin efendileri olur ve idareyi ele alırlar; orduyu vucuda getirirler; çiftçiler ise memleketin zirai mahsullerini istihsal eden sınıfı teşkil ederler. "Tabakalanma” dediğimiz bir hal için misaller muahhar Çin tarihinde çok boldur. Böylece yukarda bahsedilen Lung-shan kültüründen bir az sonra içinde sarih olarak Türk-Moğol unsurlarının görüldüğü yeni bir kültür meydana geliyor. Bu Shang adını alan ve Doğu Asya’da yaşadıkları ispat edilebilen ve M.Ö. 1500-1050 arasında mevcut olan ilk yüksek kültürdür. Lung-shan kültürü için elimizde yalnız arkeolojik deliller mevcut olduğu halde Shang kültürü için bundan başka yazılı deliller de vardır. Bu deliller hem klasik Çin edebiyatında hem de sonraki Çin yazısının iptidai şeklini teşkil eden bir yazı icat etmiş olmaları dolayısile, kendi yazılarında mevcuttur. Shanglar Doğu Asya’da ilk devleti kurmuşlardır ve biz çok mühim olan bu devlet kurma işini Türklerin yaptıklarını kabul etmek zorundayız. Diğer taraftan Türk-Moğol kültürünün tesirinin hâlâ bu devlette ve bu kültürde çok kuvvetli olmadığı da aşikardır.

Doğu Çin’de yeni elde edilen “müstemleke bölgesi”nde demin bahsettiğimiz hadiseler cereyan ederken, batıda Wei nehri vadisindeki geçit bölgesinde en az doğudakiler kadar mühim vakalar cereyan etmekte idi. Bu bölgeye de Tai kabileleri girdiler ve orada şimalden gelip geçit bölesindeki nehir vadisinin zengin otlaklarına girmiş olan Türk kabileleri ile karşılaştılar. Bundan maada etraftaki bütün dağlarda koyun sürüleri ile Tibet kevimleri bulunuyorlardı. Burada yine birçok kültürün karıştıklarını görüyoruz. Fakat bu sefer karışan unsurlar başka olduklarından bundan tamamiyle başka bir netice çıktı. Bu sefer Tunguzlar değil, daha fazla Türkler iştirak ettiler. Moğollar mevcut olsalar bile, tesirleri çok az olmuştur. Bunların arasına Tibetliler de girmişlerdir. En son olarak Türk kavimlerinin getirdikleri bir Ön Asya tesiri de hissediliyor. Burada meydana gelen ve başlangıcı takriben M.Ö. 2200 yılında olup en parlak devrine bu zamanda erişen kültür, başlıca bulunduğu yerin adına göre Yang-shao kültürü adını almıştır. Bu kültür Avrupa literatüründe güzel ve boyalı keramiği ile meşhurdur ki bu da Ön Asya ile Avrupa’nın cenup doğusunda boyalı keramiği ile akrabadır. Fakat bu akrabalığı çok mübalağa etmişler ve bu kültüre sahip olanların cenup doğu Avrupadan buraya muhaceret etmiş olmalarında kabil olacağını söylemişlerdir. Çin müdekkiklerinin yaptıkları son araştırmalara göre artık bu mevzu bahs olamaz.5 Bilakis bu karabetin ne şekilde olduğundan ve nasıl tasavvur edebileceğinden emin değiliz. Yalnız hakikat olan, bu keramiğin Tailara ait olmadığıdır. Türklerle münasebeti olduğu bir az daha muhtemeldir.

Bu Yang-shao kültürünün yayıldığı bölge oldukça geniştir. Yalnız bugünkü Çin’in bütün şimal batısında değil fakat muayyen farklarla kısmen İç Moğolistan ile Mançurya’da, sonra Çin’in en batısı yani Türkistan’ın hudut bölgesinde bulunur. Demek ki bugünkü malumatımıza nazaran boyalı keramik kültürü mühtelif farklarla o zamanlar Türk kavimlerinin oturdukları yerlerde yayılmış bulunuyordu.

Takriben M. Ö. 1600’den itibaren bu kültür doğu kültürü ile sıkı münasebetler temin etmiştir, ve bu kültürün kuvvetli tesiri altında kalarak değişmiştir. Böylece doğudan yazı da nufuz etmeğe başlamış ve yabancı yazı ile kendi dillerini yazmağa çalışmışlardır. Siyaset bakımından 1500 ile 1100 yılları arasında batıda kuvvetli ve büyük devletlere tesadüf edilmemektedir. Bunun yerine muharip olan birçok küçük devletler bulunmaktadır. Bunlar devamlı surette doğu devleti ile harp halindedirler. Doğu devleti degiştikçe daha fazla Türk kavimlerinin tesiri altında kalmağa başlamış ve bunun neticesinde din gibi devlet de değişmeğe başlamıştır. Muharıp batı devletleri için devlet teşkilatı ile aynı olan askeri teşkilat tipik ve mühimdir. Bu cihetten -Türk kavimlerinin kuvvetli tefevvukları dolayisiyle- doğu develetinden üstündürler. M.Ö. 1100 sıralarında diğerlerinden daha kuvvetli ve başkalarını ilhak eden ve batıda büyük bir birlik teşkil eden bir askeri devlet kurmuşlardır. Bu yeni devlette, Türk olduğu sanılan bir hükümdar tabakasından maada oldukça muharip ve kuvvetli Tibet tesiri altında olan kavimler de bulunuyordu. Halbuki Tailar yalnız ziraatla meşgul olan gayrı muharip geçimli kavimler idiler. Tailar hala doğu devletinde hükümdar tabaasını teşkil ediyorlardı. Böylece, vakıa doğu devleti maddeten daha zengin ve kültür bakımından farklı idi ise de askeri bakımdan batı devletinden daha zayıf idiler.6 Takriben M.Ö. 1050 yılında kendisine "Chou devleti” adını veren kuvvetli batı devleti ile doğu devleti tamamiyle parçalandı ve Choular her iki devlete ve bununla bütün şimal Çin’e hakim olmuşlardır. Her iki kültür birbiri ile karışmış ve bunu müteakip 200 yıl devam eden ve kökünün artık değişmediği ve bizim asıl "Çin kültürü” dediğimiz bir kültür meydana gelmiştir. M.Ö. 1050’den itibaren ilk hakiki Çin devleti olan Chou devleti’nde Türk-Moğol tesiri hâlâ kuvvetli ve aşikardır. Ancak Tai unsurunun karşısında yavaş yavaş azalmaktadır. O halde bizim bugünkü telakkimize göre Çin kültürünün hakiki doğum tarihi M.Ö. 1050 yılıdır. Ancak bu devirden itibaren muayyen tarzlarda birbirleriyle akraba olan fakat yine esas itibariyle birbirlerinden çok farklı olan doğunun ve batının bu iki büyük kültürü birbiriyle kaynaşmışlardır. Ancak M.Ö. 1050’den itibaren kendilerini bir birlik hissederek komşularına tahkir makamında barbar diyenler, Çinli adını almışlar ve bu suretle bir birlik kurmuşlardır. Bu devirden sonra aksi istikamette bir hareket başlamıştır: Bu devre kadar ayrı ayrı kültürler birbirleri üzerine akmağa ve karışmağa devam etmişlerdir. Şimdi karışma mahsulü olan Çinli meydana gelince, münferit kültürlerden geri kalanların üzerine Çin kültürü geçerek, kalıntıları kendine meczetmeğe çalıştı. Bundan sonra M.Ö. 10. yüzyılın sonlarında ilk önce hafif bir surette kendini gösteren ve gelişmesi bu güne kadar devam eden Çinliliğin yayılması başlamıştır.

Bundan daha mufassal bahsetmemize yer müsaade etmiyor. Doğu Asya’da cereyan eden tekamülün ana hatlarını, teferrüata girişmeden gösterebildiğimi ümit ediyorum. Şimdi bizi bu memlekette en çok ilgilendiren meselelere de biraz temas etmek istiyorum.

***

M.Ö. 2500’de Doğu Asya’da müteakip devirlerde hakiki "Çin” kültürünün teşekkülünde büyük bir tesiri olan bir ilk Türk kültürünün mevcudiyetinden bahsedilebileceğini söylemiştik. Türklerin Çin kültürünü vücude getirdiklerini söylemek yanlış olacaktır. Fakat Türklerin ve kültürlerinin tesiri olmadan hiçbir zaman bir Çin kültürünün meydana gelemeyeceğini söylemek doğru olabilir.7 Türk kültürünün, teşekkül etmekte olan Çin kültürünün üzerine çok müessir olduğunu tebarüz ettirmek zorundayız. Çinlilerin bir Türk kavmi olduklarını veya eskiden Türk olduklarını söylemek yanlıştır. Çünkü Çinliler Moğol ırkına mensuptular, halbuki Türkler ise hiçbir zaman bu ırka mensup değildiler. Bugün antropologlar tarafından tasdik edildiği üzere vahdeti olmayan bir ırka mensup bu insanlara pek çok Türk kanı karıştığını söylemek de doğrudur.

Şimdi başlıca iki sorguya cevap vermek zorundayız: 1- Elimizde yazılı vesikalar olmıyan bir zamana ait bir kültürün bir Türk kültürü olduğu nereden biliniyor? 2-Bu Türk kültürü nasıldı ve ona has olan şeyler nelerdi ve Çin kültürünün teşekkülüne neler tesir etmiştir?

Önce birinci soruya cevap vereceğim. Bizden bu kadar uzak olan zamanlar hakkındaki malumat için tabii ilk kaynak arkeolojidir. Son 20 sene zarfında Çin, Japon ve İsveçli müdekkikler tarafından yapılan kazılar sayesinde bugün tarihten önceki devirlerde doğu Asya’nın muhtelif kültürleri hakkında oldukça mükemmel bir fikir edinebiliyoruz. Fakat arkeolojinin bize verebildiği her şeyde büyük gedikler kalmıştır. Çanak çömlek, kemik kaplar, taş ve metal aletler gibi muhafaza edilebilen eşyalar bahis mevzuu olduğu kadar arkeoloji bize kıymetli yardımda bulunabilir. Fakat kumaş, örme eşya, tahta üzerine işlemeler gibi bozulabilen eşyalarda arkeoloji çok yanılır. Çünkü kazı esnasında bu gibi şeyler ancak tesadüfi olarak bulunur. Hatta din, devlet teşkilatı, sosyal bünye hakkında arkeoloji bizi tatmin edecek bir cevap verecek bir durumda değildir. Bundan maada ekseriya bulunan eşyanın sahiplerinin hangi kavme ait olduklarını nadiren söyliyebilmektedir.8 Burada etnoloji ile kültür tarihi karışıyor ve bu iki ilmin sinoloji ile iş birliği yapması suretiyle bu gedik kapatılabilir. Neticelerinden demin kısaca bahsettiğim araştırmaların çalışma tarzları aşağıda gösterilmektedir. İlk önce, kabil olduğu kadar, Çinlilerin komşuları hakkında yazdıkları eserlerin hepsi toplanmıştır. Bu eserler takriben M.Ö. 700’de başlar ve bugüne kadar devam eder. Burada muazzam bir malzeme mevzuubahistir. 2000’den fazla kabile ve kavim zikredilir ve hepsi aşağı yukarı tasvir edilir. Yalnız Çin kaynaklarında bulunan bu malzemeyi gözden geçirmek ve tanzim etmek zoru vardı. Bu tasnifi yaparken Çinlilerin ayrı ayrı kabileleri büyük gruplar halinde topladıkları ve bizim modern ilimlerde yaptığımız gibi, onlara yanı adı vermedikleri halde, aşağı yukarı modern tasnife hemen tamamiyle uyduklarını görüyoruz. Çin’in sınırlarında bir çok komşu kavimler kültürlerinin varlığı görülmüş ve bundan bu kültürler için tipik şeyler tesbit edilmiştir. 2500 yıldan fazla bir zamanı ihtiva eden kaynaklar sayesinde ayrı ayrı kültürlerin bulundukları muhtelif tarihi devirlerle münasebetlerinin ne olduğu ve zamanla bu iskan bölgelerinin nasıl değiştiklerini, önceki devirlerde kavimlerin yayılışını gösteren bir harita çizmek ve aynı zamanda ayrı ayrı kavimlerin kültürlerini tasvir etmek kabil olmuştur. Bundan bile bazı çok enteresan şeyler elde edilmiştir. Mesela tarihi devirlerde bile, Türkler, Tibetliler ve daha başkaları yabancı kavimlerin arasında yaşamağa devam ettikleri ve ancak zamanla ya tamamen imha olundukları yahut temessül edildikleri anlaşılmıştır.

Bu araştırmadan sonra bizzat Çin kültürü tetkik edilmiştir. Kültürden bazı münferit şeyler alınmıştır. Misal olarak geyiği alalım. Geyiğin Çin kültüründe oynadığı rol tetkik edilmiştir, yani ne zaman ve nerede en mühim rolü oynadığı araştırılmıştır. Bunun neticesinde geyiğin yalnız Şimal Çin’in bazı bölgelerinde bulunan kültürlerde büyük bir ehemmiyeti olduğu görülmüştür. Şimdi bütün bu münakaşalara ilaveten Çin kültüründe geyik derisinden yapıldığı için pantalon tetkik edilmiştir. Burada yine pantalonun yalnız şimalde ve hatta Şimal Çin’in muayyen bir bölgesinden neş’et etmiş olabileceği gösterilmiştir; sonra geyik derisinden yapılmış olan bazı başlık şekilleri, sonra geyikle ilgili olan efsaneler vs. tetkik edilmiştir. Bu ayrı ayrı araştırmalardan bunların şimalde ve hatta şimalin muayyen bir bölgesi ile ilgili oldukları anlaşılmıştır. Bu tarzda yüzlerce muhtelif araştırmalarda bulunulmuştur. Bunlardan şimal Çin’de, diğer bölgelerden farklı bir kültürü bulunan, bir bölgenin mevcut olduğu meydana çıkmıştır. Tabii aynı araştırmalar başka şeyler üzerinde de yapıldı. Mesela ev ve ocak şekilleri, vs. cenubu hatırlatırlar. Bu "mahalli kültürler” tespit edildikten sonra evvelce tesbit edilen kenar kavimlerinin kültürleri ile ne şekilde münasebettar oldukları araştırılmış ve mahalli kültürlerin kenar kavimleri kültürleri ile aynı, sadece daha eski şekilleri olduğu meydana çıkmıştır. Şimdi kaynaklar vasıtasi ile bir çok şeylerin tarihleri tesbit edilebilmiştir. Bu tarih verme ile Shang devrine yani M.Ö. 15. yüzyıla kadar gidebiliyoruz. Fakat bir çoklarının Shang devrinden de eski oldukları anlaşılıyor ve bunların da tarihleri arkeolojiden elde edilen neticelerin mukayesesi ile meydana çıkıyor.

Böylece şimal Çin’in muayyen bölgesinde bulunanların tamamiyle Türk oldukları, tesbit edilen muahhar kültürle aynı olduğunu gösterecek durumdayız ve bununla Çin topraklarında bulunan bir Türk kültürünün eksikliği anlattığımız şekilde tesbit edilmiştir.

Bu eski Türk kültürü nasıldı? Esas itibarile daha sonraki zamanların Türk kültüründen çok farklı değildi. Bu adamlar bilhassa at beslerler, biraz ziraatla meşgul olurlar, buna mukabil av (bazı eski müdekkiklerin iddialarına muhalif olarak) bunlarda hemen hiç bir rol oynamamıştır. Bunlarda güneş tarafından temsil edilen ve en büyük ehemmiyeti haiz olan, gök tanrısı kültürünü ihtiva eden Gök dini vardı. Bütün din mütekamil bir yıldız dini idi. Bundan maada bir de ateş kültü vardı. Mütekamil bir hükümet mevcuttu ve muhtelif sınıflar, yani asılzadelerden müteşekkil bir yüksek tabaka ile kölelerden ibaret bir aşağı tabaka vardı. Zahiren erkek evin efendisi olduğu halde cemiyette kadın oldukça büyük bir rol oynardı. Bunlar hakkında bildiğimiz bütün teferruattan bahsetmek fazla vaktimizi alacaktır.

Bütün göçebelerde bilhassa ekonomi şekillerinden dolayı fazla tekamül eden siyasi teşkilat kabiliyeti, Türklerin Çin kültürünün teşekkülünde, getirdikleri mühim unsurdur; buna din, felsefe ve aile teşkilatı karışmıştır. Bunlar meydana gelmekte olan Çin kültürünün esasını teşkil etmişler ve bunların sayesinde Çin kültürü tekamülüne devam etmiş ve bugüne kadar ortadan kaybolmamıştır. Bu eski Türk kültüründen daha birçok şeyler nakledilmiştir, fakat hiç biri saydıklarımız kadar mühim değildir. Bunlar da Türklerin dünya tarihindeki ehemmiyetleri görülmektedir.

0 halde Çin’in doğuşu ve en eski tarihi hakkındaki Sinolojik araştırmaların en eski Türk kültürünü aydınlattığını9 ve bize artık başka kaynaklardan öğrenemiyeceğimiz devirlerdeki şeyler hakkında malumat verdiğini görüyoruz.

1 Literatür için aşağıdaki kitaplarıma işaret ediyorum: Çin’in Şimal komşuları (T. Tarih Kurumu, Ankara 1942); Lokalkulturen im alten China (cilt 1 Leiden, Toung-Pao-Supplement, 1942, cilt 2 Pekin, Catholic University 1942); son kısım için Türk dilinde hazırlanmış olan bir kitabımı işaret ediyorum (En Eski Türk Kültürü Hak. Araştırmalar). Nazariyenin eski şekli Early Chinese cultures (Smithsonian Report 1937; Washington 1937) adlı makalemde gösterilmiştir. Adlara aşağıda geçen sinoloslar buna karşı müspet cephe almışlardır. Prof. E. Rousselle (Sinica 1941), E. Erkes, W. Koppers ve C. Hentze, Nazari esaslardan “Zur ethonologischen untersuchungen von Hochkulturen” (Zeitsch. F. Ethnologie 1941) adlı makalemde bahsettim.

2 Bk. benim “Der Beginn der Chou-Zeit” (Sinica 8, s. 182-188; 1933).

3 Muk. et: Muzaffer Ş. Başoğlu : Irk Psikolojisi (İstanbul 1943)

4 Bu hususta bilhassa R. Thurnwald’ın araştırmaları mühimdir (Die Menschliche Gesellschaft, cilt 4, s. 229; Lehrbuch der Völkerkunde, 2. tabı, s. 266); R. Mühlmann (Krieg und Frieden; Heidelberg 1940) in görüşü biraz dardır.

5 Bk. Wu Chin-ting: Prehistoric Potteryin China (London 1938).

6 Muk. et. W, Eberhard. Das ältere China (Nevue Propyläen-Weltgeschichte, Berlin 1940, Bd. 1).

7 Mük. el. W. Koppers. İlk Türklük (Belleten, sayı 20, s. 448-449: 1941).

8 Mük. et. W. Mühlmann, Methodik der Völkerkunde (Stutgart 1938, s. 207).

9 Bk. Benim, Türkiye’de sinolojinin vazifeleri (Çığır, sayı 99, s. 37-40; Ankara 1941).