19 Temmuz 2013 Cuma

Orta Asya'nın En Eski Kültürleri ve Çin Medeniyeti İle İlişkiler / Prof. Dr. Özkan İzgi

Orta Asya’nın En Eski Kültürleri


Asur dilinde "Doğu Ülkesi” anlamındaki "Assu” kelimesinden gelen Asya kıtasını incelediğimizde coğrafi bakımdan iki husus hemen göze çarpmaktadır. Biri suyun bulunduğu bölgelerde ovalar ve dolayısıyla tarım, diğer tarafta, bozkır yahut hayvancılık. Bu iki husus Asya’da yaşayanların uzun zaman yaşam biçimlerini şekillendirmiştir. Yine bu iki önemli unsura dayalı olarak, göçebelik yahut yarı göçebelik ve yerleşiklik unsurları da karşımıza çıkmaktadır.

Çin’in kuzeyinden, batıda Aral Gölü’ne kadar uzanan bölgeyi, yani Kuzey Asya’yı, Proto Türklerle birlikte Ari ve Proto Moğollar paylaşmışlardır. Kaynaklardaki verilerin azlığı, kimin nerede, ne zaman ve nasıl yaşadığı sorularına net bir cevap bulmamıza mani olmaktadır. Ülkemizde hâlâ İskitlerin bir Proto Türk mü yoksa Hind-Avrupa kökenli mi? olduğu tartışmasının sebebi en iyimser bir tahminle, kaynak kıtlığından ileri geldiğine bağlanabilinir. Her ne olursa olsun, bu kavimlerin birbirleriyle olan yakın ilişkileri ve aynı coğrafyayı paylaşma zorunluluğu zamanla hayat tarzlarında değişiklikler yaratmış ve çeşitli bölgelerde kültürler yaratmışlardır.

Kültürel alanların belirlenmesi karşımıza her zaman bir problem olarak çıkmıştır. Bu problem, bu bölgelerde yaşayan kavimlerin belli bölgelere çakılıp kalmamasından kaynaklanmakla birlikte, toprağa bağlı yerleşikliğe geçmiş olan kavimlerle olan ilişkilerine de bağlıdır.

Yerleşik hayata geçenler mülkiyet meselesini de halletmek zorunda kalmışlar ve zorunlu olarak teşkilatlanmalarına yol açmıştır. Bu teşkilatlanma hem sosyal alanda hem de göçebeler tarafından yağma veya savaş yoluyla ürünlerine sahip olması duygusundaki göçebelere karşı askeri teşkilatlanmalarında da kendini göstermiştir. Yalnız bu husus zamanla yerleşik toplumların aleyhine de işlemiştir. Çünkü, göçebelerdeki kişisel mülkiyet, zamanla kabile genişliğine ulaşmış ve devamlı olarak bir ulus olarak yerleşiklerin aleyhine genişlemişlerdir. Göçebelerdeki bu yapılanma, bütün üyelerin söz hakkına sahip olduğu ve herkese açık Toylarda gerçekleştirilmiştir.

Orta Asya’da yapılan kazılardan çıkarılan eserleri bir araya getirip değerlendirmek, ancak bu insanların günlük hayatları, dini inanışları ve giyinişleri gibi öğeler hakkında bilgi verir. Bu insanların hangi sebeplerden dolayı yer değiştirdikleri, yeni komşular ile temaslarının sonucunda ki yeni hayat tarzları elbette ki çok önemlidir. Fakat bu kazılardan çıkanların hangi kavime veya kabileye ait olduğunu bize kesin olarak göstermez. İşte bu yüzdendir ki, Orta Asya’nın pek çok yerinde çeşitli zamanlarda ortaya çıkarılan kazı buluntularının kime veya kimlere ait olduğu meselesi hâlâ büyük bir problem olarak karşımızda durmaktadır.1

Coğrafi şartlara bağlı olarak yaşayan kavimlerden orman bölgelerinde oturanlar, daha çok doğal kaynak diyebileceğimiz avcılık, balıkçılık ve toplayıcılıkla ihtiyaçlarını karşılıyor ve dolayısıyla hayat tarzları da bu yönde şekilleniyordu. Yine bu bölgede yaşayan başka toplumlar, bozkır kavramı içinde kalmışlar ve hayvancılıkla iç içe yaşamışlardır. Bu gruba giren insanlar sürülerini otlatabilmek için kendi sınırları dışına çıkmak mecburiyetinde kalmışlar ve sürekli hareket halinde olmuşlardır. Dolayısıyla, bunların yaşayışları ve ihtiyaçları da ormandakilerden farklı olmuştur. İlk trampa yöntemi ile ticaretin başladığı bu dönem, küçük çapta da olsa madenciliğin de kullanıldığını göstermektedir.2 Orta Asya’da ticaretin gelişmesi de tamamen bozkır toplumlarının bir ürünüdür. Orta Asya’daki aşılması güç topraklar aşılmış ve doğu-batı ticaretinin gelişmesine yol açmıştır. Bozkırlıların bu hareketliliği aynı zamanda Ortadoğu kökenli dinlerin de Asya’da rahatlıkla yayılmasına yol açmıştır.

İşte bu ve bunun gibi öğeler, Orta ve Kuzey Asya’da yaşayan insanların şimdiki adıyla kültürlerinin de yeşermesine yol açmış ve çeşitli isimler altında anılmıştır. Ancak bütün bu olup bitenler kesin çizgileriyle hâlâ gün ışığına çıkarılamamıştır.

Bozkır kültürü, Atlı kültür, Göçebe kültürü, ismine ne derseniz, bunları yaratan insanların hangi etnik gruba ait oldukları, ancak yaşadıkları dönemlerden çok sonra kayıtlara geçmiş bilgilerden geriye dönüp bakılmasıyla netleşmektedir. Çünkü, aynı tabiat şartlarında insan oğlunun hemen hemen aynı ihtiyaçta olması ve bu ihtiyaçları için yaptıkları aletlerin veya malzemenin aynı veya benzer olmasından doğal bir şey olmaması lazım gelir. Bilinenden bilinmeyene gidilerek etnik mensubiyeti ortaya çıkartmak elbette ki bazı hataları beraberinde getirecektir.

Coğrafi olarak Moğolistan çevresinde meydana gelen kültürü, aynı zaman diliminde Çin’de meydana gelen kültürden ayırmak mümkündür. Bu bölgede yaşayan insanları, daha sonraki devirlerde, mesela Hun veya Göktürk döneminden aşağıya doğru inerek takip ettiğimizde bunların Proto Türk olduğunu söylememiz mümkün olmaktadır. Yine aynı şekilde, Güney Sibirya, Yenisey bölgesi insanlarının kültürlerini daha sonraki dönemdeki Türkistan bölgesiyle karşılaştırdığımızda çıkan benzerliklerden dolayı yine Proto Türk olarak isimlendirebiliriz. Aynı metodu, Doğu ve Batı Sibirya insanına uyguladığımız da bu kültürleri yaratanların Ari ve Proto Moğol insanların ürettiklerini anlayabiliriz.

Birçok Çinli araştırmacı, Çin’de ve özellikle Çin’in kuzeybatısında bulunan çeşitli kültürleri, Orta Asya’daki kültürlerle bağlantı kurmaz.3 Halbuki, Çin’in kuzeybatı bölgelerindeki arkeolojik araştırmalarında bölge insanı, kültürü ve inancı dahil bir çok yönden doğu-batı karışma özelliklerini taşımaktadırlar.4

Çinli araştırmacılar Neolitik Devri’nden itibaren Çin toprağında genel olarak Mongoloid tipi insanların yaşadığını söylemektedirler.5 Ancak Çin’in kuzeybatı bölgeleri özelikle Doğu Türkistan bölgesindeki 6000-4000 yıl öncesine dayanan kurumuş ceset üzerindeki araştırma neticede bölgede Hint-Avrupa veya Arian ırkların bulunduğu tespit edilmiştir.6 Yani tarihin karanlık döneminde Avrupalı ırklar, Orta Asya ve Çin’e kadar göç etmiştir.

Neolitik Devrin hemen sonrası Çin’in orta ve kuzeybatı bölgesinde meydana gelen Yang Shao Kültürü’nün menşei de tartışmalı bir konu olmuştur. Batı ve Rus bilim adamları Yang Shao Kültürü’nü, özellikle bu kültürü temsil eden renkli çömleğin menşei Orta Asya’dan Çin’e geçtiğini ortaya koyarken, Çinli araştırmacılar ise Çin’in iç bölgelerinden ortaya çıktığını iddia etmektedirler.7 Yang Shao Kültürü’nden (M.Ö. 5000-3000) sonra Çin’in kuzey ve kuzeybatı bölgelerinde meydana gelen Lung Shan Kültürü (M.Ö. 3000-1000) Çin’in kuzeyinde yaşayan Jung ve Ti gibi göçebe halkların izlerini taşımaktadır. Çinli araştırmacıların görüşü bu kültür yerleşik ve göçebe halkın karma bir kültürüdür.8 İç Moğolistan kazı araştırmanın sonucunda bölge kültürü Lung Shang Kültürü’yle ortak noktaları bulunmaktadır.9

Proto Türkler olarak bilinen Ch’üan-yilerin yaşamış oldukları Kuzey Çin bölgesinde, önce Yang Shao Kültürü, daha sonra Lung Shan Kültürü hakim olmuştur. Ch’üan-yiler, tarih sahnesine çıktığında, Lung Shan Kültürü’nü son zamanlarını yaşamaktadır. Ch’üan-yilerin yaşadığı bölgenin kuzeydoğusunda, Lung-Shan Kültürü ile birbirinden az farklı olan Kan-su ve Ch’ing-hai eyaletlerin arasındaki Ma-chia-yao Kültürü (M.Ö. 3000-2000), Kan-su eyaletinde bulunan Ch’i-chia Kültürü (M.Ö. 2100-1700) ve yine Kan-su eyaletinde bulunan Ch’ih-wa Kültürü (M.Ö. 5000-M.Ö. 206) bulunmuştur. Bu kültürler tamamen Kuzey Asya göçebelilere ait olduğu tespit edilmiştir.10

Neolitik Devri’nde Orta Asya bölgesinde yaygın olan kültür ise ince yontmalı taş aletleridir. Bu tür göçebe halkın yaşam tarzıyla uyum içinde olan kültür hem kuzeyden hem de batıdan kaba yontmalı taş aletleri bulunan Çin’in iç bölgelerine kadar uzanmıştır. Ancak Baykal bölgesinde meydana gelen bu kültüre Çinli araştırmacılar şüpheyle bakmaktadırlar.11 Bu dönemde Doğu Türkistan’ın güney bölgelerinde ise, hem renkli çömlek hem de Yontma Taş Devri özelliğini taşıyan bir kültürün olduğu bilinmektedir.12

Shang Dönemi’nde (M.Ö. 1700-1100) Çin’in iç bölgeleri, Karasuk kültürüyle kültür alışverişinde bulunduğu kazılardan bilinmektedir. Özellikle Çin’in tunç, kap ve yeşim taşı üzerindeki motifler Karasuk Kültürü’nü derinden etkilemiştir.13 Altay ve Kazakistan bölgede, göçebelere özgü olan arabalar, aynı devirdeki Shang ve Chou sülalelerine ait mezarlıklarda da bulunmuştur.14 Göçebeliler bu tür arabayı kaya üzerine çizmişler ve bu modifin Altay’dan Moğolistan’a uzanan bölgelerinde yaygın olduğu görülmektedir. Araştırmacılar bu dönemin M.Ö. 2000-1000 yılları arasında olduğunu ve Karasuk Dönemi’ne denk gelmekte olduğunu ortaya koymaktadır.15

Çin Medeniyeti ile İlişkiler


Türk tarihinin ne zaman başladığı hakkında çeşitli yorumlar vardır. Bazı araştırıcılar kazı buluntularına dayanarak, bazısı yaşanmış olan geniş coğrafyadaki kültürlere bakarak, bazısı Türk dilini konusunu araştırarak, bazısı da İslam kaynaklarına ve mitolojilere dayandırarak, hemen hemen tarihin başlangıcından itibaren Türklerin yaşadığını iddia etmektedir. Bu yorumlar daha çok bir takım teoriler üzerine kurulduğundan, Türk toplulukları hakkında somut belgelere dayanan araştırmalar ne yazık ki yeterli değildir.

Bu Proto Türk kavimleri hakkında kendi kaynakları olmadığı için diğer kaynaklara başvurmak zorunluluğu vardır. Bu dönemin iki önemli kaynağından Eski Yunan kaynaklarında hemen hemen hiçbir bilgi yoktur. Diğer bir kaynak olan Çin kaynaklarında da kabileler ve kavimler birbirinin içine girmiş ve karışmıştır. Bu yüzden kabilelerin bilhassa yer ve isim değişikliklerini tespit etmek bir hayli zorlaşmaktadır. Bu dönemlere ait Çinlilerin de siyasi tarihlerini ve hareketlilikleri takip etmek zordur. Kendi kaynaklarında ki bu karışıklıklar, yazılı kaynakların azlığındandır. Bilindiği gibi, net olarak Çin yazısının dahi ortaya çıkmadığı bu dönemdeki bilgiler, bambular, kaplumbağa kabukları üzerine yazılan yazılar ile, tunçtan yapılmış basit aletler üzerine yazılmıştır. Tunçtan yapılmış olan nesnelerin üzerine yazılan yazıların silinmesi mümkün olmadığından en sağlıklı olanları bunlardır. Ancak, bunların sayılarının az olması, bilgi eksikliğini beraberinde getirmektedir.

Çin tarihinin de aynı Türk tarihinin olduğu gibi ilk dönemleri çok karışıktır. Han Sülalesi’ne (M.Ö. 206-M. S. 23) kadar olan dönem yani Hsia (M.Ö. 21-17. yy.) Shang (M.Ö. 17-11. yy.) ve Chou (M.Ö. 1027-256) dönemleri bir hayli yorum isteyen Çin tarihinin bir bölümünü oluşturur. Kabilelerin iç içe girmişliğinin yanı sıra, bu dönemlere ait bilgileri içeren şiir kitapları, fal ve felsefe kitapları, siyasi ve ahlak kitapları ile tıp kitabı M.Ö. 3. yüzyılda Ch’in imparatoru tarafından yakılmıştır. En eski dönemlere ait bilgileri içen bu çok önemli eserler, Han Dönemi’nde yapılan kazılardan ve bazı şahısların evlerinde bulunan eserlerin tekrar bir araya getirilmesiyle yazılan yeni eserleri oluşturmuştur. Ancak, Çincenin bu ilk örnekleri olan eserler, Han Dönemi’nde, zamanın yazı diline çevrilmiştir. Bu çevirmeyi yapan kişiler, zaman zaman kendi düşüncelerini veya anlayışlarını aksettirdiklerinden pek çok şey değişmiş veya daha karmaşık hale gelmiştir. Bu yüzdendir ki, hem Türklerin hem de Çinlilerin, bu ilk dönemlerine ait bilgiler, birbirine karışmış ve adeta izah edilemez duruma girmiştir. Elde başka veriler olmadığından, bu yazılanlarla yetinilmek zorunda kalınmaktadır. Ancak bu durum, bu dönemler üzerinde çalışanların farklı görüşler ortaya koymalarına yol açmıştır.

Türk ve Çin tarihinin ilk dönemlerine ait birbirleri ile olan ilişkilerinin sağlıklı bir şekilde ortaya çıkabilmesi için, eski Türk kavimlerinden bilhassa üçü çok önem kazanmakta ve mümkün olan en iyi bir şekilde izah edilmesi lazımdır. Bu kavimler, T’ieh-le, Ti-li (Ting-ling) ve Kao-ch’elardır. Bu kavimler hakkında Çin Sülaleleri izah edilmeğe çalışılırken ayrıntılı bilgi verilecektir.

Hsia Sülalesi: Çinlilerin ilk resmi tarih kitabı olan Shih-chi’de, Çin tarihinin başlangıcı olarak alınmakta, sülalenin “Yü” isimli bir lider tarafından kurulmuş olduğu kaydedilmekte ve bu kişi Çin efsanelerinde geçen “Sarı İmparator”a bağlanmaktadır.16 Bilindiği gibi, “Sarı İmparator” Çin milletinin ilk atası olarak kabul edilmektedir.17 Ancak Hsia Sülalesi’ni kuran Yü’nün bu ilk ata ile bağlantısı bugün bile Çinli araştırıcılarının çözüme kavuşturamadığı bir konudur. Bence, Yü ve Sarı imparatorun birbirlerinden farklı kişiliklere sahip olunmasının sebebi yaşadıkları farklı coğrafyadan ve farklı kavimlerden gelmelerindendir. Bu ayrıntılara burada girmek gereksiz gözüküyor. Fakat iddia ne olursa olsun Hsia Sülalesi’nin mensup olduğu kavim hakkındaki Çin kaynaklarındaki bilgiler çok karışıktır. Bunun sebebi ise, Çin topraklarında, Proto Çinliler ile Proto Türkler ve Proto Moğolların karışık bir halde yaşamış olmalarıdır. Bu kavimlerin oturdukları bölgeler, savaşlar ve göçebelikten kaynaklanan yer değiştirmeler yüzünden tam olarak tespit edilememektedir. Bundan dolayı da Shih-chi kitabındaki bu ilk bilgiler karışıktır. Bir de günümüzde her millet, kendi atasını bulma düşüncesinde olduğu düşünülecek olursa, Çinlilerin de aynı düşünce ile hareket ettikleri söylenebilinir.

Shih-Chi kitabından başka, devrin hadiselerini anlatan yine Çin eserlerinde, Hsia Sülalesi’nin hanedan soyunun Çinli olduğu şüphelidir. Burada dikkati çeken bir husus vardır. Shih-ch’i kitabının Hunlar bölümünde, Hunların atasının Hsia hanedan soyundan geldiği kaydedilmektedir. "Hsia Sülalesi’nin son hükümdarı olan Chieh, devletini zalimce yönettiği için, Hsia Sülalesi sona ermiştir. Yerine Shang Sülalesi geçmiştir. Shang Sülalesinin ilk hükümdarı olan T’ang, Hsia Sülalesi’nin son hükümdarı Chieh’i, Min-tiao adlı yere kadar takip etmiş ve burada üç sene sonra ölmüştür. Chieh’in oğlu Hsün-yü, üvey annesi ile evlenmiş, kuzeye giderek burada göçebe bir hayat sürmüştür. Bunlara Çinliler Hsiung-nu (Hun) demişlerdir.18 Böylece Hunların atalarının, Hsia Sülalesi ile bağlantısı ortaya çıkmaktadır. Diğer taraftan, bilindiği gibi bazı araştırmacılar Hunların Moğol kökenli olduklarını da ileri sürmektedirler. Hal ne olursa olsun, büyük bir ihtimalle Hsia Sülalesi’nin hükümdar soyunun Çinli olma ihtimali epey zayıf görülmektedir. Dolayısıyla, Hsia Sülalesi’nin Proto Türk veya Proto Moğol kökenli olduğunu söyleyebiliriz.

Hsialıların Yang-Shao Kültürü’ne sahip oldukları görülmektedir. Yang-Shao Kültürü, ismini bir kasabadan almaktadır. Bu kasabada işlenmiş taş ve kemik eşyalar, renkli çömlekler bulunmuştur. Bu kültürün özelliği, çömleğin dış kısmının ince işlenmiş olması ve üzerinde boya ve ince çizgilerin bulunmasıdır. Bu kültürün menşei hakkında da araştırmacılar ikiye ayrılmaktadır. Kimisi, bu kültürün kökenini, Orta Asya hatta Anadolu’dan Çin’e doğru yayıldığını söylemektedirler. Bazı araştırmacılar ise bunun tamamen Çin kökenli olduğunu kaydetmektedir.19

Hsia Dönemi’nde, yüzlerce kavim birleştirilerek, Hsia Sülalesi kurulmuştur. Askeri yapı ve ilk kanunlar bu devirde ortaya çıkmıştır. Bu dönemde, tunç ve bronz gibi madeni eşyalar kullanılmaya başlanmıştır. Hsia Sülalesi’nin 17. hükümdarı olan Chieh zamanında devlet kötü yönetilmiş ve zayıflamıştır. Shang Sülalesi’nin ilk imparatoru olan T’ang tarafından ortadan kaldırılmıştır. Bu Sülale takriben 470 yıl hüküm sürmüştür.

Hsia Sülalesi zamanında Çin’in kuzeyinde pek çok kavim yaşamıştır. Bu kavimler içinde hangisinin Proto Türk olduğu açıkça belli değildir. Ancak bunların içinde bir kavim öne çıkmaktadır. Bu kavim Ch’üen-yi’dir. Bu proto Türk kavminin Hsialarla ilişkisi olduğu ve kendilerine isyan ettikleri ve Çinliler tarafından bugünkü Shan-hsi eyaletinin sınır bölgelerine yerleştirildiklerinden bahsedilmektedir. "Ch’üen” çay, dere anlamındadır; "Yi” ise, avcılık ve göçebelikle meşgul olan kavimlere verilen genel bir isimdir. Yi’nin anlamı ise, "sırtında ok ve yay taşıyan kimse”dir. Çin kaynaklarında belirtilen Dokuz Yilerin içinde Proto Türk, Tunguz, Tibet ve hatta Kore kavimleri de yer almaktadır. Çinliler, kendi topraklarında yaşayan, göçebe ve balıkçılıkla meşgul olan topluluk ve boyların birbirlerinden farklı olduklarını gördükten sonra, özellikle Çin’in kuzeydoğusunda yaşamış olan topluluklara “Yi” demişlerdir. Daha sonra “Yi” kelimesi, “barbar ve kaba” olan topluluklar için söylenmiştir. Takriben son iki yüz yıldan beri de Çinliler yabancılara, genellikle Batılılara “Yi” demektedirler.20 Yi kavminin içinde çok kesin olarak Proto Türk gruplarının olup olmadığını söylemek zor olsa da, yapılan çalışmalarda bu grubun oturduğu bölge, diğer kavimlerle olan ilişkileri ve kullandıkları hayvan -kurt ve geyik- totemlerinden dolayı bu grubun Proto Türk olduğu hükmüne varabiliriz.

Shang Sülalesi: Çin’de kurulan ikinci sülaledir. Bu sülale M.Ö. 17-11 yüzyıllar arasında hüküm sürmüştür. 18 nesil yaşamış ve 30 hükümdar başa geçmiştir. Shanglıların soyları hakkındaki efsaneler de karışıktır. Shanglıların atası olan Ch’i’nin annesinin ismi Chien-t’i’dir. Chien-t’i bir nehirde yıkanırken, siyah bir kuşun yumurtası gökten düşmüş, Chien-t’i bu yumurtayı yutmuş ve hamile kalarak Ch’i’yi yani Shang Sülalesi’nin atasını doğurmuştur. Hsia Sülalesi’nin hükümdarı kendisinin çok kabiliyetli olduğunu duyunca, “Halklar birbirini sevmiyor, örf ve adetleri bozulmuştur. Sen onları eğiteceksin” diyerek kendisine bugünkü eğitim bakanı unvanına eşit olan bir unvan vermiştir. Görevinde başarılı olan Ch’i’ye daha sonra “Shang” bölgesi verilmiştir.21 Böylece ikinci Çin sülalesi doğmuştur. Bizim burada dikkatimizi çeken husus türeyiş efsanesidir. Çin kaynaklarında, kuş ve kuş yumurtasından türeyen efsanelere sık sık rastlamaktayız. Kuş yumurtasından türemiş olan birçok kavim vardır. Bunların bazıları Çin’in kuzeydoğusundaki kavimler ile Çin’in doğusundaki eski Kore kavimleridir. Bilindiği gibi pek çok Türk kavmi de avcı kuşları kendi sembolleri olarak benimsemişlerdir.22

Shang Sülalesi’nin kuruluş dönemine baktığımızda, bir takım veriler, bunların “Yi” kavmine mensup bir başka deyişle Tonguz kavmine ait olduklarıdır. Tüm Shang Sülalesi’nde “Sarı İmparator”un soyuna yani Çinlilere rastlanmamaktadır. Dolayısıyla, Shang Sülalesi’nin Çinli değil, bir başka kavim tarafından kurulduğunu söylemek daha doğru olacaktır.

Shang Sülalesi yüksek bir kültüre sahip ve şehir kültürünü de içinde barındırmaktadır. Shang Dönemi’nde yazı ortaya çıkmıştır. Shang hükümdarı günlük hayatında fala bakar ve bunu kemik üzerine yazarmış. Bu işte ilk Çin yazısının şeklini oluşturmuştur. Bu yazılar daha sonra kaplumbağa kabuğu üzerine de yazılmaya başlanmıştır. Bu çeşit yazı örnekleri arkeolojik kazılar neticesinde ortaya çıkmış ve dört beş bin olduğu tahmin edilen bu örneklerden bin yedi yüz tanesi okunabilmiştir. Bu yazının kullanıldığı tarih ise, M.Ö. 1300-1028 yılları arasında tahmin edilmektedir.23 Bilindiği gibi, yazının kullanılması uygarlığın ilk işaretidir. Ayrıca yerleşik hayata geçmenin de bir göstergesidir. Shanglılar, göğe ve tabiattaki tüm varlıklara tapmışlardır. Tarım ile ilgili aletleri gelişmiştir. Evlerinin yarısı toprak altında, yarısı toprak üstünde inşa edilmiştir. Elbiseleri basittir. Evlilikle ilgili yasaları bulunmaktadır. Ağabey ölünce karısı, kardeşi ile evlenebilirdi. Bakır ve demir gibi madenleri kullanmasını öğrenmişlerdir. Pirinç, buğday, darı ve sebze yetiştirmişlerdir. Tarihi ve arkeolojik araştırmaların sonucunda Shang Kültürü’nün, Hsia Kültürü’nden ileri olduğu anlaşılmaktadır.

Shang Sülalesi zamanında yazının ortaya çıkmasıyla birlikte birçok meselenin de çözümü kolaylaşmıştır. Bu dönemde Shanglıların ilişkide bulundukları kavimleri takip etmek daha kolaylaşmıştır. Shanglıları kuzeylerinde bulunan kavimlerle yoğun bir ilişki içine girmişlerdir. Dolayısıyla bu bölgelerde oturan Proto Türk kavimleri ile ilişkileri çoğalmıştır. Bu Türk kavimleri içinde “Kui-fang” ve “Kung-fang” kavimleri ön plandadır. Wang kuo-wei’in araştırmasına göre, Kui-fanglılar en eski Türk kavimlerinden biridir.24 Bu kavmin, bütün Shang Sülalesi Dönemi’nde büyük savaşlar yaptığı kaydedilmektedir. Bu kavim hakkında yapılan araştırmalarda, M.Ö. 8. yüzyıl başlarında devlet kuran “Ch’u’îar ile de ilişkisi olduğu ortaya çıkmaktadır. Ch’uların menşeinin Orta Asya’dan kuzeye -Güney Sibirya’ya- daha sonra da Çin’in güneyine geldikleri anlaşılmaktadır. Acaba bu Kui-fanglılar, Ch’uluların ataları olabilir mi? Zeki Velidi Togan ve Mahmud Kaşgari’nin eserlerinde geçen “Çu Rivayeti” ile ilişkisi nedir? Bunlar tam manasıyla açıklığa kavuşmamış olsa bile bize karine ile de olsa Kui-fang, Ch’u ilişkisinin var olduğunu ve Kui-Fanglıların Shanglılarla yaptıkları çeşitli zamanlardaki savaşlar neticesinde Çin’in güney bölgelerine gelip yerleştiklerini ve Ch’ular ile bir akrabalık ilişkilerinin olabileceği düşüncesini ortaya çıkarmaktadır.25 Bu kavmin M.Ö. 8. yüzyılda ortaya çıkan “Ti” kavmi ile de ilişkili olduğu sanılmaktadır. Ti kavminin bu yüzyıldan sonraki yaşayışlarına ve hangi kavimlerle ilişkisinin olduğuna baktığımızda, tamamen bir Türk kavmi olduğunu söyleyebileceğimiz gibi, daha sonraki dönemlerde pek çok Türk kavminin nüvesini meydana getirdiğini görmekteyiz.26

İkinci önemli kavim “Kung-fang”dır. Kung-fanglıların da Shanglılarla bilhassa savaşlar bakımından ilişkileri çok olmuştur. Aralarında uzun yıllar süren mücadeleler olmuştur. Kunglular ok ve yay yapımında çok ileri bir düzeydedirler ve Shanglılar her zaman kendi ihtiyaçları olan bu aletleri satın almışlardır. Bu kavmin oturduğu coğrafi bölge ve diğer kavimlerle olan ilişkilerine baktığımızda, bunlarında daha sonra ortaya çıkan ve bir Türk kabilesi olduğundan şüphe edilmeyen “Kırmızı Ti”lerin ataları olduğunu görmekteyiz.27

Yukarıda kısaca haklarında bilgi vermeye çalıştığımız Kui-fan ve Kung-fanglıların Shang Sülalesi için neyi ifade ettiğine gelince, bunların bu sülale ile ilişkileri daha detaylı incelendiğinde, Shang Sülalesi’nin bir Çinli sülaleden çok, Türkler tarafından kurulmuş fakat coğrafi alandaki Çinlilerin nüfus bakımından çok daha kalabalık olmaları ve bu bölgelerde yaşayan Çinlilerin yerleşik hayata bu devirlerde adapte olmaları gibi sebeplerden dolayı zamanla hakimiyetlerini ve mevcudiyetlerini kaybetmiş oldukları sonucuna varmamıza sebep olmaktadır.

Chou Sülalesi ve Türklerle İlişkileri: Çin’in üçüncü sülalesi olan Chou Hanedanlığı, M.Ö. 1027-M.Ö. 771 tarihleri arasında Shan-hsi bölgesinde kurulmuştur.28 256 sene hüküm süren bu sülale, kuzeydeki Türk kavimlerinin baskısıyla 771 senesinde güneye inmiş ve bu tarihten sonra Doğu Chou Sülalesi olarak isimlendirilmiştir. Chou Sülalesi Dönemi, kuzeydeki Jung ve Ti kabileleri ile ilişkilerin arttığı ve karşılıklı saldırıların geçtiği bir dönemdir. Chou’nun önemli imparatorlarından Ku-kung Ten-fu zamanında bu ilişkiler Chouları fazlasıyla rahatsız etmiş ve yer değiştirmek zorunda kalmışlardır. Bu yer değiştirme kendi yaşam tarzlarında da bir değişiklik yapmıştır. Bu döneme kadar daha ziyade çiftçilikle uğraşan Choulular, yeni yerleştikleri bölgede yerleşik hayata geçmişlerdir.

Türk kavimlerinin baskısıyla yer değiştiren ve yerleşik hayata geçen Doğu Chou Sülalesi, Çin topraklarında yaşayan en kalabalık halkı teşkil etmiştir. Bu dönemde pek çok derebeylik kurulmuş ve bunun neticesi olarak da Chou Sülalesinin siyasi hakimiyetinden kurtulmak için mücadeleye girişmişlerdir. Yavaş yavaş güçlenen derebeylik devletleri, birbirleriyle de savaşarak bağımsız devletler kurmuşlar ve tamamen Chou Hanedanlığı’nın kontrolünden çıkmışlardır. Bu dönem Çin tarihinde “Muharip Devletler Dönemi” ismiyle anılmıştır. Derebeylerin kendi aralarındaki savaşlar sonucunda, yedi büyük devlet kalmıştır. Bunlar da birbirleriyle savaşlara devam etmişler ve neticede, Çin’in kuzeybatısında kurulan Ch’i Devleti de diğer altı devleti ortadan kaldırarak Çin’de yeni bir dönemi başlatmışlardır. Chou Sülalesi’ne son vererek kurulan bu yeni devletin ismi Ch’in Devleti olmuştur.29

Chou Sülalesi, Çin topraklarında kurulan ilk en medeni bir devlet olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu dönemde, özellikle devlet teşkilatı, sosyal hayat, askeri düzen, edebiyat, tıp, astronomi, matematik, felsefe ve fal gibi konularda çok önemli eserler yazılmıştır. Ayrıca bu sülale döneminde, bütün Çin tarihinin en önemli şahsiyetleri olan Konfüçyüs, Tao-tzu, Men-tzu, Hsiung-tzu, Hen-fei-tzu, Ch’ü-yuan gibi filazoflar ortaya çıkmıştır.

Chou Sülalesi’nin bizi ilgilendiren en önemli hususiyeti, bu sülalenin dayandığı etnik kökendir. Türk tarihçilerinin bu mevzuda söyledikleri, bu sülalenin bir Türk kavmi olduğu şeklindedir.30 Çinli tarihçilerden ve bu dönemler üzerinde yaptığı araştırmalarla tanınan Ch’in chung-mien, Chouların dini, yazısı ve ilişkide olduğu kavimler hakkında yaptığı araştırmalar sonucunda, Chouların Türk olduğunu söylemektedir.31

Chouların etnik kökenini hangi Türk kavmine bağlamak lazımdır? Bu sorunun cevabını verebilmek zor olsa da, yapılan araştırmalar ve kavimlerin takip ettikleri yollar incelendiği zaman, Choular atasının Pu-chou isimli bir şahıs olduğu karşımıza çıkmaktadır. Bu şahıs ilk sülale olan Hsia Sülalesi’nin darbelerinden kaçarak, halkıyla birlikte Jung ve Tilere sığınmıştır. M.Ö. 2188-2160 seneleri arasında gerçekleşen bu olaylar sonrasında, Pu-chou bugünkü Shan-hsi bölgesine gelip yerleşmiştir. Batısında Junglar, kuzeyinde ise, Tiler bulunmaktaydı. Chou Sülalesi’ne gelinceye kadar geçen çok uzun süreç içinde bunların Jung ve Tilerden ayrılmalarının sebebi olarak toprak kavgalarının olduğunu söyleyebiliriz.32 Göçebe topluluklarda toprağın ne kadar önemli olduğu bilinmektedir. Ziraatin yanında hayvancılık da önem kazanmış ve Chuolular daha Shang Sülalesi zamanında ordu komutanlarına çeşitli hayvan adlarını unvan olarak vermişlerdir. Bu durum da onların hayvancılıkla ne kadar ilgilendiklerini göstermektedir. Ayrıca, Choular Dönemi’nde “Hayvancılık Bakanlığı” da kurulmuştur. Bu bakanın görevleri arasında yayla düzenlemesi yapmak ve bilhassa at beslenmesi hakkında kararlar almakta vardır.

Çin kaynaklarında, Chou Sülalesi’nin kendilerine “Batı Topraktakiler” ismini verdiklerini görüyoruz. Bu ne anlama gelmektedir? “Batı” anlamı bütün Çin tarihi boyunca daha çok kendilerinden batıda ama Orta Asya ile ilişkili ve daha çok Türklerin oturdukları yerlerle ilgili olarak söylenmiştir. “Batı Toprakları” hele milattan sonraki devirlerde iyice belirgin bir hal almaktadır. Bu durumda bize Chou Sülalesi’ni kuranların Çinli olmadıkları hakkında en önemli ip uçlarından birisidir.

Choulular Devleti kurmak için mücadele ettikleri dönemlerde, askeri teşkilatlarında "Binbaşı” ve "Yüzbaşı” unvanlarını kullanmışlardır. Bu unvanlara baktığımızda daha sonraki dönemlerde de Hunlar, Avarlar, Göktürkler ve Moğollar tarafından da kullanılmıştır. Bu askeri teşkilatlanma şayet Çinlilerin bir hususiyetleri olsaydı daha sonraki dönemlerde de kullanılmış olması lazımdı. Fakat bu sisteme Han Sülalesi’nden sonra Çinlilerde rastlamıyoruz. Choular, devletlerini kurduktan sonra, beylere toprak bağışlamışlardır. Tarlaları ve toprakları içinden geçen dere, çay gibi sularla parçalayarak, beylerin mevkisine göre dağıtmışlardır. Onbaşı rütbesindeki bir kişi, genişliği ve derinliği bir buçuk metre olan bir nehre, beş kilometre karelik bir toprağa; Binbaşı, genişliği ve derinliği dört metre büyüklüğündeki nehre ve elli kilometre karelik bir toprağa; Tümenbaşı ise, genişliği ve derinliği beş buçuk metre büyüklüğündeki bir nehre, beş bin kilometre karelik bir toprağa sahiptir.33

Choulular, Çin tarihinde ilk olarak göğe inanan bir toplum olarak karşımıza çıkmaktadır. Şamanizm’de bulunan tanrıcılık inancı da burada rastlanmaktadır. Görüldüğü gibi, Choulular ve Chou Devleti, Çin topraklarındaki diğer kavimler ve devletler ile çeşitli konularda farklılıklar göstermektedir. Söz konusu Chouların, Proto Türklere daha yakın oldukları ortaya çıkmaktadır. Fakat şu da bir gerçektir ki, Chou hanedan soyu, Proto Türk olmasına rağmen, Çin’in iç bölgelerine yerleştikten sonra, zamanla kendi kültürlerinden uzaklaşmışlardır.

Chouların devlet yapısı, Hsia ve Shanglardan farklılık gösterir. Chou hükümdarı, özellikle ilk karısının oğlunu veliaht olarak seçince, aile kanunu ortaya çıkmıştır. Ölüm ve örf adet gibi kaideler şekillenmiştir. Chou hükümdarının çocukları ve yakın akrabalarının çocukları, yüksek mevkilere gelmişlerdir. Hükümdar kendini "Tanrının oğlu” diye kabul etmektedir. Vezirler ve üst düzeydeki görevliler de "bey” olarak kabul edilmişlerdir. Chouların ibadetleri de Hsia ve Shanglılarınkine benzememektedir. Hsia ve Shang hükümdarlarında "Tanrının oğlu” unvanı yoktur. Choular Tanrıya taparlar, Shanglar ise her şeye taparlardı. Hsia ve Shang döneminde, evli kadınların ve kızların soyadı yoktu. Fakat, Choular zamanında, aynı soyadlı kişilere evlenme yasağı konmuş ve evli kadınlar ile kızlar, soyadı kullanmağa başlamışlardır.34 Shang Dönemi’nde ceza kanunlarında sadece katil, hırsız ve tecavüz edenlere ait cezalar vardır. Chou Dönemi’nde ise, dostluğa ihanet eden, aileye ve hükümdara sadık olmayan kişiler için de cezalar konulmuştur.35 Bütün bu yukarıdan beri izah ettiğimiz özellikler ve proto Türk kabilelerini takip edebildiğimiz ölçüde, Chouların Hsia ve Shanglardan ayrı olduğunu hem kabileler nazarında hem de kültür bakımından söylememiz doğru olacaktır.

Chou dönemindeki Türk kavimlerini incelersek bunların arasında Chüan-jung, jung ve Tilerin çok ön plana çıktığını görmekteyiz. Zaten bu kavimleri biraz daha irdelemek, bize Choular hakkında daha sağlıklı bilgilere ulaşmamızı sağlayacaktır.

Ch’üan-jung, "Köpek Jung” anlamında ve M.Ö. 10. yüzyıldan itibaren bilgi alabildiğimiz bir kavimdir. Chou Devleti ile devamlı savaş ilişkisinde olan bu kavim, Chouların kendi iç mücadeleleri sebebiyle devletin kuzeybatı bölgelerini tamamen ele geçirmiştir. Bir derebeylik devleti iken M.Ö. 8. yüzyıldan sonra kuvvetlenecek olan Ch’in Devleti zaman zaman Choulara yardım etmiş fakat Choular Ch’üan-jungların bu saldırılarına karşı koyamamışlar ve yıkılmışlardır.36

M.Ö. 750 senesinde Ch’inliler, Chou Devleti’nden kalan bölgelerinde Ch’üan-junglarla savaşmışlar ve onları yenmişlerdir. Böylece bütün bu bölgeler Ch’inlilerin eline geçmiştir. Ch’inliler bundan sonra güçlenmeğe başlamışlar ve M.Ö. 746 senesine gelindiğinde Çin toprakları üzerindeki bütün devletleri ortadan kaldırarak Ch’in İmparatorluğu’nu kurmuşlardır. Bu tarihten sonra da Ch’ün-junglar tarih sahnesinden silinmişlerdir.37

Jung kavminin sözlük anlamı "asker ve silah”tır. Daha sonra ise, "savaş ve savaş arabası” anlamını almıştır. Yine bu devrin kaynaklarında aynı ismin "kesip öldürmek ve vahşi” anlamına da geldiğini görüyoruz. Savaşçı bir kavim olduğunu bildiğimiz Junglara bu isimlerin kendileri tarafından mı yoksa Çinliler tarafından mı verildiğine dair kesin bir bilgi olmamasına rağmen, Çinlilerin bu kavimden korktuğu ve nefret ettikleri için bu ismi verdiklerini söylemektedirler.38

Jungların ne zaman tarih sahnesine çıktıkları hakkında Çin kaynaklarındaki bilgiler karışıktır. Wang kuo-wei’in araştırmasına göre, Junglular, Hsün-yü ve Hsien-yünlerin ortadan kalkmasından sonra onların yerini almıştır. Kaynaklar Jungların Çin’in kuzeyinde yaşadığını ve "Kuzey Jung”lar dendiğini kaydetmektedir. M.Ö. 650 senesine gelindiğinde, Kuzey Junglar tarih sahnesinden silinmiş ve "Batı Junglar” ortaya çıkmıştır. Bu durum ise, Junglar hakkındaki araştırmaları zorlaştırmıştır.

Kuzey Junglar, eski Proto Türk tipinde olup, Batı Junglar ise, daha ziyade Tibet tipindedir. Fakat bu her iki tipi de birbirinde ayırmak bir hayli zordur. Çince kaynaklarda bunların hepsine Jung denilmiştir.39 Choular, Çin’in kuzeybatısından doğusuna göç ettikten sonra, kuzeybatıda yaşamış olan Junglar, Choular için batı olmuştur. Dolayısıyla karışıklık buradan çıkmaktadır. Batı Jung kavmi içinde Tibet unsurları da vardır. Jungların oturdukları yer için bir Çin kaynağı "Chouların kalesinin batı kapısının dışarısındadır” diye yazmaktadır. Bir başka Çince eserde "Dokuz Yiler, Sekiz Tiler, Yedi Junglar ve Altı Manlarla dünyayı oluşturuyoruz” diye kayıt vardır. Yine bir başka eserde, "Chung-kou (Çin’in orta bölgeleri) halkları, doğudakilere Yi, güneydekilere Man, batıdakilere Jung, kuzeydekileri Ti olarak adlandırıyorlardı” demektedir.40 Esasında Jung Kavmi içinde Türk, Tunguz ve Tibet unsurlarının hepsini birden içeren bir kavimdir. Bu konularda araştırma yapmış olan Eberhard, bunların hepsinin Batı Jung olduğunu veya Tibetlilerin ataları olduğunu kaydetmektedir.41 Şu noktayı bir daha belirtmeliyim ki, Jungların tümü asla sadece bir bölgede Eberhard’ın işaret ettiği gibi, sadece Çin’in batısında yaşamamışlardır. Çin’in kuzeyinde oturan Junglar daha çok Türk unsuru taşımışlar, Çin’in batısında oturanlar ise Tibet unsurunu. Bu arada Çin’in kuzeydoğusundaki Junglar da Tunguz unsurunu taşımışlardır. Bu kavimlerin yaşadıkları bölgeleri ve tarihleri çok iyi takip ettiğimiz zaman bu yukarıdaki sonuç ortaya çıkmaktadır. Mesela Eberhard aynı hatayı, Proto Türk olduğundan hiç şüphemiz olmayan "Ti”ler için de yapmıştır. Bu Ti kavmini içinde Tibet unsuru da taşıyan diğer Ti kavmiyle karıştırmış ve Tunguzlara bağlamıştır.42 Bir an için bunun böyle olduğunu düşünürsek o zaman, Ting-ling, Kao-che ve Ti-lileri izah etmemiz imkansız ve bu yukarıdaki üç kavmin çeşitli zamanlarda kurduğu Türk devletlerini, Hun, Göktürk ve Uygurların kökenlerini izah etmemiz imkansızlaşmaktadır.

Ch’üan-Junglar tarafından Chou Devleti yıkılıp, yerine “Doğu Chou” Devleti kurulduktan sonra, Çin topraklarındaki derebeyi devletleri güçlenerek topraklarını genişletmeğe başlamışlardır. Chou Devleti bir kukla haline geldikçe, güçlenen derebeyi devletlerinin oyuncağı durumuna düşüyordu. Derebeylik devletlerinin şiddetli toprak yağmalaması sonucu, bu devletler kuzeybatıda yaşayan Türk kavimleri ile karşılaşmışlardır. Bir yandan kuzeylilerin güneye inme istekleri, diğer yandan güneylilerin toprak kazanma hevesleri bu iki gücü devamlı karşı karşıya getirmiştir. Derebeylik devletleri arasında anlaşmazlıklar olsa bile, kendi ırk ve tipine benzemeyen bu kuzeylilere karşı birleşmişler ve bu birliktelik Jungların tarih sahnesinden silinmesine yol açmıştır.

Tiler hakkında ilk olarak kaplumbağa yazıtlarında ve tunç yazıtlarında rastlıyoruz. En eski Çince sözlükte anlamı “Kırmızı Ti’ler köpek soyundandır. Ti, çirkin ve pis” anlamındadır. Bir başka Çince sözlükte ise, kuzeylilere verilen bir ad olup anlamı “uzak”tır. ”Ti” kelimesinin Çince de iki türlü yazılışı vardır. Bunlardan birincisinin anlamı daha ziyade “köpek ve yırtıcı hayvan”, ikinci ise, “uzun kuyruklu kuş, kuş ve kuş tüyü” anlamlarına gelmektedir.43 Dolayısıyla hangi anlamı alırsak alalım Türklerle bir bağlantısının olabileceğini söyleyebiliriz. Bilindiği gibi, Türklerin kurttan ve geyikten başka yırtıcı kuşlar olan kartal, doğan ve sungur gibi kuşları sembolize ettikleri bilinmektedir. Bunlardan en çarpıcı örnek Uygurlar zamanında yaşanmıştır. 789 tarihinde Uygur kelimesinin Çincesi olan “Hui-he” kelimesi “Hui-hu” olarak değiştirilmiş ve bu durum T’ang hükümdarına anlatılırken, “Hui-hu”nun “dolaşan şahin” anlamında olduğu söylenmiştir.44

Kuzey Devletleri Tarihi (386-581) Kao-Ch’e (Yüksek arabalılar) Bölümünde: “Kao-ch’eler, çok eski zamandaki Kırmızı Tilerin soyundandır. İlk adı Ti-lidir. Kuzeyliler T’ieh-le diyorlardı. Çin bölgesindekiler ise, Kao-ch’e veya Ting-lin diyorlardı. Dilleri Hunlarınkine benziyordu. Bu kavimde Ti, Yuan-hu (Uygur), Hu-lü, Yi-chin gibi etnik gruplar vardı” diye yazmaktadır.45 Bu ifadeye göre Kırmızı Ti’ler daha sonra devlet kurmuş olan Uygurların atalarıdır diyebiliriz. Çin’de yapılan bir başka araştırmaya göre, Ti ve Junglar Hun milletini oluşturan kavimlerdir. Bir başka Çin kaynağında şunlar yazılıdır: ”Ch’i-hu’nun diğer adı Pe-luo-ch’ı olup, Chin Dönemi’ndeki (265-420) Hunların bir boyu olmalıdır. Bazı kimseler, Ch’i-hu’ların Shang-jung (dağ Jungları) ve Kırmızı Tilerin ataları olduğunu söylerler. Dilleri de kuzeylilere benzer” diye yazmaktadır.46 Bir Çinli araştırmacı da şunları yazmaktadır: “Ch’i-hular, eski beyaz Tilerin bölgesinde yaşamakta idi. Onların yüzü ve başı, ‘Hu’ gibidir. Dili ise, Çincedir. Tipi ve karakterleri de ‘Hu’ya benzemektedir.”47 Burada karşımıza çıkan ‘Hu’ kavmi için de pek çok araştırma yapılmıştır. Bunların içinde hiç şüphesiz Wang kuo-wei’ en ön sırayı almaktadır. Bu konuda şöyle demektedir: “Hu, Çin’in kuzeybatısında yaşayan, gözü çukur, burnu yüksek, gür sakallı ve bıyıklı, Çinlilere benzemeyen etnik gruplara verilen bir addır.”48 Bu ifadeden hareketle, yukarıda gördüğümüz Ch’i-hu da “Hu” tipinde olduğuna göre, Ch’i-hular muhakkak ki sakallı, yüksek burunlu ve gözleri çukurdu. Buna göre Ch’i-huların atası Tiler tipindeydi.49

M.Ö. 771-223 yılları arasında Çin topraklarında yaşamış olan Chou Sülalesi’ne bağlı derebeylik devletleri ve kabileleri, yavaş yavaş güçlenmiş ve Chou Sülalesi’ni kukla haline getirmişlerdir. Aynı zamanda da, toprak kazanma mücadeleleri yüzünden birbirlerine düşmüşlerdir. Bu dönemde bir de kuzeyden gelen Jung ve Ti kavimlerinin saldırılarına uğramışlardır. Böylece, Chou Sülalesi zamanında ki Çin’in orta bölgesindeki toplumlar, dört taraftan gelen baskıyla, “Chung-kuo” yani “Orta memleket” anlamında olan bir anlayışı ortaya çıkarmışlardır. Kendileri dışındaki, dört taraftakileri uygar olarak görmeyen derebeyi devletleri, onları dışlamaya çaba göstermişlerdir. Derebeyliklerin, Jung ve Ti kavimlerine karşı oluşturduğu bu birlik, daha sonra Ch’in Devleti tarafından toprakların birleşmesine yol açmış ve Han Sülalesi (M.Ö. 222) zamanında da maddi ve manevi unsurlarla oluşturulan bir birliğe dönüştürülmüştür. İşte bu durum, Çin milletinin temelini teşkil etmiştir.

Derebeylik devletlerinde ortak birliğin yükselmesiyle birlikte, Jung ve Ti kavimlerini de daha yakından tanımaya başlamışlardır. Bu dönemde yazılan Li-Chıh isimli eserde şunlar kaydedilmiştir: “Chung-kuo (Orta memleket), Jung ve Ti gibi, beş bölgedeki insanlar dünyayı oluşturmaktalar. Batıdaki insanlara Jung deniliyordu. Bunlar saçlarını kesmezler, deriden elbise giyerler ve hububat yemezlerdi. Kuzeydeki insanlara da Ti deniliyordu. Bunlar, kuş tüyü ve hayvan tüyünden (derisinden) elbise giyerler. Mağarada yaşıyorlardı. Beş bölgedeki insanların dilleri birbirlerinden farklıdır. Birbirlerini anlamak için tercüman gerekiyordu. Batı insanlarının dilini tercüme eden kişinin adı Ti-t’i, kuzey insanlarının dilini tercüme eden kişinin adı da Yi’dir”.50 Bir başka araştırmada da şunlar yazılıdır: “Dört taraftaki insanlar Çin’in orta bölgelerine geldiklerinde, ancak tercüman vasıtasıyla anlaşabiliyorlardı. Bunlar birbirlerine benziyorlar ama dilde anlaşmaları çok zordu”.51

Bu kavimlerin tipleri ve yaşayışları hakkında da Çin kaynaklarında bilgiler bulunmaktadır. “Batılıların yüzü diğer bölgedeki insanlara benziyor, hareketleri ağır, boyunları etli, başları dik yürüyorlardı. Cesur ve merhametsizdiler. Bu yerler darı yetiştirmeğe uygundur. Burada Tibet öküzü ve gergedan çoktu. Kuzeylilerin ise vücut yapıları geniş, boyunları kısa, omuzları kalın ve geniş, kalçası aşağıya sarkıktır. Bu insanların zekası yoktu. Hayvanları yiyerek yaşıyorlardı. Köpek ve atları çoktur”.52 “Batı bölgesinde maden ve yeşim taşı boldur. Kum ve taş fazla olup, gök ve yerin birleştiği yerdir. Halklar yüksek tepelerde yaşarlar. İklimi sert, rüzgarı çoktur. Halk, tüy ve ağacın lifinden yapılan elbise giyerler. Yağlı ve kuvvetli yerler. Bu nedenle hasta olmazlar. Hastalıklar ancak vücudun içinden kaynaklanıyordu. Sert bitkilerle tedavi edilirlerdi. Sert bitkilerin kullanılması Batı’dan bize gelmiştir. Kuzey bölgesi gök ve yerin karanlık bölgesidir. Bu bölge yüksek olup, halk burada yaşıyordu. Soğuk rüzgarda yer buz tutuyordu. Halk kolayca her yerde yaşayabiliyordu. Sütlü ürünler yerlerdi. Soğukluk içlerinde saklandığı için, kolayca mide ve bağırsak hastalıklarına yakalanabilirlerdi. “Ai” bitkisi ile dağlama yapılması uygun bir tedavi yöntemidir. Bu nedenle bu dağlama yöntemi bize Kuzeylilerden gelmiştir”.53

Çinlileri hem siyasi yönden hem de yaşayış biçimleri yönünden epey meşgul etmiş olan Jung ve Tiler, Çinliler tarafından istenmeseler bile, zamanla küçük topluluklar halinde bile olsa Çin topraklarında oturmuşlardır. Dolayısıyla, Çin kaynaklarında oturan bu gruplar, oturdukları yer ismine kavim adları da ilave edilerek kaynaklara geçmiştir. Bugünkü, Kan-su, Shan-hsi, He-nan, He-pei gibi

bölgelere hakim olmuşlar ve Çin’in orta bölgelerindeki insanlar için tehlikeli olmağa başlamışlardır. Çin içlerinde yaşamaya başlayan bu Jung ve Ti grupları zamanla asimile olmuşlardır. Bu gruplar Çin’in içinde yerli halkla birlikte yaşamış ve daha sonra kurulan Han Sülalesi’nin de içine karışmışlardır. Hatta Çin hükümdarlarının kızlarıyla da evlilikler yapmışlar ve devlet içinde önemli yerlere gelmişlerdir. Bunların arasında Çin veziri olan bile vardır. Bu gruplar eski alışkanlıklarını bırakıp yerleşik hayata geçmişler ve soyadı kullanmaya başlamışlardır.

Beyaz Tilere mensup olan Hsien-yüler tarafından kurulan Chung-shan Devleti, tıpkı Chou Sülalesi gibi, hükümdarı, vezirleri, bakanları ve ordusu olan bir devletti. Bu teşkilatlar onlara devlet statüsü vermiştir. 1974 yılında bu devletin yaşadığı bölgede yapılan kazılarda on binden fazla eşya ortaya çıkmıştır. Ölüyle birlikte gömülen çeşitli eşyalar, mezar yapısı ve yazılarının değişikliği, kendilerinin bir kuzey kavmi olduğunu göstermektedir. Bu buluntulardan elde edilen eşyalar içinde balta, mızrak, kılıç ve oklar bulunmuştur. Çin’in orta bölgelerine gelen bu Jung ve Ti grupları, buraya at kültürünü, savaş elbiselerini de beraberinde getirmişlerdir. Ayrıca bu bölgelere, biber, soğan ve fasulye gibi tarım ürünlerini de tanıtmışlardır.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, Han Sülalesi kuruluncaya kadar, Çin’in orta bölgelerinde Proto Türkler yaşamaktadırlar. Hatta onlar orada bir devlet dahi kurmuşlardır. Jung ve Tiler kendi kültürlerden pek çok unsuru bu topraklara taşımışlar ve Çin kültürünün içine sokmuşlardır. Göçebelikten uzaklaşıp, yeni yerleşim bölgelerine gelen bu kavimler, zamanla yerleşik hayata geçmişler ve asimile olmuşlardır.

T’o-palar (Tabgaçlar)


Çin tarihinin en karışık bir döneminde yaşamış ve devlet kurmuş olan bu kavim hakkında kendi tarihçilerimiz içinde bir birlik kurulamamıştır. Devletin ismi çeşitli şekillerde yazıldığı gibi, bu devleti kuran kavmin kimlerden olduğu da daima münakaşa konusu olmuştur.54 Bizim tarihçiliğimizde, bu devleti kuran kavmin Türklerden oluştuğu hakkında yaygın bir kanaat vardır. Bana öyle geliyor ki, bu durum Ebarhard’ın çalışmalarından kaynaklanmış ve diğer tarihçilerimiz de bu kanaata uymuşlardır. "T’o-palar esas itibariyle Türktür; ve onlara en çok Hsiung-nularla Hsien-piler karışmıştır. Biz, bu kuzey kavimlerinin etnik mensubiyeti hakkındaki hükümlerimizde daima bugünkü milli birlik hakkındaki fikirlerimizden azade kalmalıyız. Bu Tobalarla burada zikredilenler zaten bir millet değildirlerki. Burada, etrafına bir çok kabilelerin toplanmış olduğu bir esas kabile bahis mevzuudur. Tobaların bu esas kabilesinin Türk olduğu zannediliyor. Bu ‘birlikler’e mensup olan diğer kabileler muhteliftir. Tobalara bir çok Türk kabileleri de ilave olunuyor, fakat Moğol, belki de Tonguz ve belki de henüz daha tahlil edemediğimiz birçok başka kabilelerde karışmıştır. Bilahara Moğol Devleti’nde yalnız Moğolca konuşulmayıp Türkçe de konuşulduğu gibi bu kabilelerin muhtelif dillerle konuşmuş olmaları da muhtemeldir. Bunlar bir milletten ziyade siyasi bir birlik, bir kabile ittifakı, bir kabile birliği teşkil ediyordu”.55

Orta Asya Türk tarihine kurduğu Sinoloji Bölümü ve akademik çalışmalarıyla çok şey kazandırmış olan Eberhard’ın bu yukarıdaki cümlelerini teker teker ele alınıp incelenmesi lazımdır. Bilhassa Türkiye’de hiç tanınmayan ve dünyada henüz gelişme gösteren bir sahada, 1947’ler de yazılan bu satırlar irdelenmeğe ve üzerinde yeniden düşünülmeğe muhtaçtır. Eberhard, Türk dediği Tobalara, Hsiung-nu ve Hsien-peilerin karıştığından bahsetmektedir. Hsiung-nular hemen hemen bütün tarihçilerin ortak görüşü olarak içlerinde Proto Türk, Proto Moğol, Tibet ve Tunguzlar ile bazı küçük boyların oluşmasından meydana gelmiş bir federasyon veya kabileler birliğidir. Bizim açımızdan bunların en önemli hususiyetleri, -Batı tarihçilerinin bazılarının itirazları saklı kalmak şartıyla- Hun Devleti’ni kurmuş olmalarıdır. Bu Hun Devleti de kurulan ilk Türk kökenli devlettir. Hun Devleti’nin oluşumu problemlerine burada girmeğe lüzum yoktur. Konumuz dışındadır. Hsien-peiler ise, yine Eberhard’ın sözleriyle “Proto-Moğol”56 olup Hsiung-federasyonu içinde yer almıştır. Eberhard, Tobaların Türk oldukların söylerken hangi gruba mensup olduklarından kesinlikle söz etmiyor. Şayet kurucular arasında Türklerden bahsetmeyip sadece Hsiung-nular tarafından kurulduğunu söyleseydi belki daha isabetli olurdu. Çünkü bu grubun içinde nasıl olsa Hsien-peiler bulunmaktadır. Tobaların kökenleri hakkında bizde bazı tarihçilerimiz şüpheyle de olsa Hsien-peilerden bahsetmelerine karşılık, hemen hemen bu mevzuu da araştırma yapmış olan Batılı tarihçiler Tobaların kökenlerinin Hsien-peiler olduklarını yazmaktadırlar.57 Eberhard yazısında devamla “Bu Tobalarla burada zikredilenler zaten millet değildiler ki” diyor. Bu cümle ile neyi ifade etmek istediğini anlamak zor. Şayet Tobaları kendi değimi ile “Türkler” kurduysa, bunlar “millet” değil mi? Eberhard devamla “Bilahara Moğol Devleti’nde yalnız Moğolca konuşulmayıp Türkçe de konuşulduğu gibi bu kabilelerin muhtelif dillerle konuşmuş olmaları da muhtemeldir.” diyor.

Türk olduğunu söylediği Tobalardan bahsederken birdenbire Moğol Devleti’nden bahsetmesinin sebebi nedir? Moğolların 13. yüzyıldan sonra Türkçe de konuştukları bilinmektedir. Ancak bu zamana kadar Moğol-Türk kültürel yakınlaşması gerçekleşmiş olduğunu unutmamak lazımdır. Bu konu da bu yazının içeriğinin dışında kaldığı için üzerinde durulmayacaktır.

Çinlilerin T’o-pa dedikleri topluluğa Türkler Tabgaç demişlerdir. Orhun kitabelerinde Tabgaç kelimesi geçmektedir. Tabgaç tabiri burada Çin anlamında kullanılmıştır. Bu kelime, bir unvan olarak Karahanlılarda da kullanılmıştır.58 To-palar kimdir sorusunu iyi anlayabilmek için bu devletin kuruluş tarihinden biraz öncelere gitmek lazımdır. Bilindiği gibi takriben üç asır Asya’da egemenlik kuran Hsiung-nular (Hun) M.S. 48 tarihinde Güney ve Kuzey Hsiung-nular olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Konumuz itibariyle bizi ilgilendiren Kuzey Hsiung-nuları, Çinlilerin ve Doğu’da yeni yeni güç kazanan Hsien-peilerin ve Ting-linglerin hücumuna uğrayarak Orhun Nehri civarındaki oturdukları bölgeleri terk ederek Batı’daki İli Nehri yöresine göç ederler. Terk edilen bu topraklar, göç etmeyerek burada kalan Hsiung-nular ile Hsien-peilerin eline geçer. İşte bizi ilgilendiren hadiseler bu tarihten sonra ve bu topraklar üzerinde başlar.

Çin kaynaklarının bize verdiği bilgilere göre Hsien-peiler, Tung-hu boylarının bir koludur.59 Tung-hular içindeki Hsien-peiler 2. yüzyılda T’an-shih-huai isimli bir liderle siyasi bir birlik kurar. Bu birlik hemen hemen Hsiung-nularınkine benzer bir örgütlenme yapısındadır. Egemenlik alanları orta, doğu ve batı olarak üçe bölünmüştür. 3. yüzyıla gelindiğinde, Hsien-peilerin içinde bir boy olan ve “Orta” bölümde bulunan olan Mu-junglar Doğu’ya doğru göç etmişlerdir. Mu-jung kavmi ve lideri tarafından bugünkü Hopei civarında yeni bir devlet kurulmuş ve ismi de "Yen” olmuştur. Daha sonralarda ise, ’’Önceki Yen”, ’’Sonraki Yen”, "Kuzey Yen” ve "Güney Yen” olarak anılmışlardır.60 Batı bölümündeki Hsien-peilerin içinde bir boy olan T’o-palar ise Chieh-fen isimli bir önderin idaresinde Güneye göç ederek, Moğolistan’daki Hsiung-nuların eski toprakları üzerine yerleşir ve daha sonra Çin’in kuzeyindeki Shan-hsi ve Ho-pei bölgelerine gelirler.61 İşte bizim konumuz olan T’o-paların ortaya çıkmasını bu noktadan itibaren artık daha rahat takip edebiliriz.

258 senesinde Yin Shan bölgesinden Doğu’ya göçen T’o-palar bu sıradaki önderleri Li-wei yönetiminde bir kurultay toplayarak Sheng-le şehrini kendilerine yönetim merkezi yaparlar. Bu dönemde T’o-paların Hsien-peiler de olduğu gibi yine üçe bölünerek Doğu, Orta ve Batı şeklinde idare edildiğini görüyoruz.

Han Sülalesi’nin 220 senesinde sona ermesiyle birlikte Çin tarihinin belki de anlaşılması en zor takriben 4 asırlık bir sürece girilmiştir. Bu 4 asır müddetince Çinliler ile Kuzey kavimleri arasındaki savaşlar ve kültürel ilişkiler çok önem kazanmıştır. Han Sülalesi’nin yıkılmasında en önemli etken olan Hsiung-nular (Hun), Çin’in ilk dönemlerinden beri kendilerinin dışındaki kavimler için güttükleri bir siyasete maruz kalmışlardır. Son Han imparatoru, Shansi’de geniş bir bölgeyi Hsiung-nulara otlak olarak vermiş ve etrafında bulunan küçük şehir idarecileri vasıtasıyla da bunları kontrol altında tutmayı tasarlamış ve eskiden olduğu gibi Hsing-nuların burada Çinlişebileceklerini ümit etmişlerdir. Fakat kalabalık bir nüfusa sahip olan Hsiung-nular bu devirde Çinlileşmedikleri gibi, Çinlilerin zayıflığından istifade ederek burada ufak bir devlet kurmuşlarıdır. Bu karışıklıklardan faydalanan ve önceleri Çin topraklarına yerleşmiş olan Hsiung-nular Çinlilere karşı isyan ederek Kuzey Çin’de "Önceki Chao” ismiyle bir devlet kurarlar. Takriben 4 asırlık Kuzey Çin bölgelerine yerleşmiş olan içlerinde Türklerin ve Hsien-peilerin olduğu 19 Hsiung-nu kabilesinin Çinlilerle olan mücadelesinin dönemidir. Bu dönemin bir başka önemli noktası da, her ne kadar Çinliler üçüncü yüzyıldan önce Budizm’le tanışmış olsalar bile, bu dönemde Budizm, Çinlilerin kültür hayatlarında çok önemli değişiklikler meydana getirmiştir. Yeni kültür öğelerinin Çinliler tarafından tanınmasına yol açan Budizm, o zamana kadar yalnız Çin’in bir kültür merkezi olduğunu düşünen Çinlilerin, artık Batıda da bir kültürün olduğunu kabul etme noktasına getirmiştir. Daha önce şehir ve zirai kültüre sahip olmadıklarını, sadece hayvancılıkla meşgul olduklarını düşündükleri Kuzeylileri, kendilerine Budizm çeşitli öğelerini tanıtan bu insanları yakından tanımalarına fırsat vermiş ve belki de Budizm yüzünden fikri alanda gelişmelerine yol açmıştır. Hatta bu devirde artık Çin imparatorlarının "Göğün oğlu” olma büyüklüğü de ortadan kalkmıştır.

Çinlilerin Hsiung-nularla yaptıkları mücadeleler sırasında kendilerine yardım etmiş olan T’o-palar mükafatlandırılarak 310 yılında, bir T’o-pa beyine Çinliler tarafından Tai bölgesindeki topraklar ile "Tai Beyi” unvanı verilmiştir. Bu T’o-palar kuzeyde bulunan kendi soydaşları olar diğer T’o-palar ile ve yine Kuzey Çin’de Tibetliler tarafından kurulan Önceki Ch’in Devleti ile mücadele etmişlerdir. Tibetlilerle yapılan bu mücadele sonucunda T’o-palar yenik düşmüş ve kurdukları ilk siyasi birlik ortadan kalkmıştır.

T’o-paların ikinci ve asıl büyük siyasi birliği, Çinliler tarafından "Pei-wei” (Kuzey Wei) diye de adlandırılan 386 yılında T’o-pa K’uei tarafından kurulmuştur. Tibetliler tarafından kurulan Önceki Ch’in Devleti’ni Çinliler ortadan kaldırdıktan sonra bundan faydalanan T’o-pa K’uei başa geçmiştir. Kısa sürede büyük askeri başarılar elde eden T’o-pa K’uei Kuzey’de önemli bir güç haline gelmiştir. 395’te Doğu’da Hsien-peiler tarafından kurulan Yen Devleti’ni ortadan kaldırmıştır. Yine bu dönemin önemli kişilerinden olan T’o-pa Tao zamanında devletin kuvveti en üst noktaya gelmiş ve bütün Kuzey Çin T’o-paların eline geçmiştir. Sarı Nehir bölgelerine kadar hakim olan Tobalılar T’ai-wu Dönemi’nde (424-452) en parlak dönemlerini yaşamışlardır. İleriki yüzyılda büyük bir güç olacak olan Moğol Juan-juanları mağlup etmişler, Kuça, Kaşgar, Karaşar ve Turfan şehir devletlerini kendilerine bağlamışlardır. Bu başarıları sağlayan T’ai-wu, böylece "ipek yolu”na da hakim olmuş ve ekonomik bir güç de kazanmıştır. Hükümdar T’aı-wu (424-452) idaresi altındaki Çin topraklarında Budist faaliyetlerini kontrol altında tutmağa gayret etmiş ve Budist tapınaklarında ayinler dışında din propoğandasını yasaklamıştır. Bununla beraber, Budizm’in yaygınlaşmasını önleyememiş ve T’o-palıların Çinlileşmesine yol açmıştır.62

471-499 tarihleri arasında devleti idare eden Wen-ti, kendini T’o-balı olarak değil, aldığı eğitim dolayısıyla Çinli olarak görüyordu. Topraklarındaki bütün yabancılara resmi yerlerde kendi dillerinde konuşmayı yasak edip, bunların sadece Çince konuşmasını emretmiştir. Giyim ve adetler aynen Çinlilerinki gibidir. Bu arada hükümet merkezi Lo-yang’a taşınmış ve bu bölgeye alışamayan, hayvan sürülerinden uzakta kalan T’o-ba ileri gelenleri, bu sırada bir de işsiz kalmaya başlamışlardır. Çünkü, artık Çinliler onların işlerini yapmaya başlamışlardır. 550 senesi dolaylarında T’o-palılar ikiye ayrılmış ve tamamen bir Çinli olarak hayatlarını devam ettirmişlerdir.

To-paların idare biçimlerine gelince şunları söyleyebiliriz. Göçebe boylar birliği yönetim tarzından Çinlilerinkine benzer hanedan tipi bir yönetim tarzına geçmişlerdir. Genişleyen topraklarını idare edebilmek için Çin ile ilişkilerini arttırmışlar ve Çinlilere kendilerini kabul ettirebilmek için, Çinli yöneticilerin desteğini almışlardır. Çin’de büyük toprak sahiplerini kendi yanlarına çekebilmek için onlara valilikler vererek kendi yanlarına çekmişlerdir. Fakat bu durum da toprak sahiplerinin uzun süre etkinliklerini sürdürmelerine yol açmıştır. Kendi hakimiyetleri altına giren boylara topraklar dağıtarak bunların göç etmesi yasaklanmış ve belli boyların belli topraklara bağlı hale gelmesini sağlamışlardır. Böylece önemli olan bir boya ait olmak değil, sadece üzerinde oturulan topraktı. Bu durum da eski geleneklerinde olan boy düzeni yerine toprağa bağlı olanların oluşturduğu bir memuriyet sisteminin ortaya çıkmasına yol açmış ve Çin’deki aristokrat ve feodal bir devlet yapısına benzerlik ortaya çıkmıştır. Devletin işleyebilmesi için lazım olan görevlere, soyluluğa göre atamalar yapılmaya başlanmıştır.

T’o-paların idari sistemlerine baktığımız zaman burada memuriyetler ayırımı çok önem kazanmaktadır. Memuriyet görevlileri içinde kendilerine tâbi olanlarla, kendi bünyelerinde olan kavimleri idare etmedeki başarılarının nedenlerini görmekteyiz. Halkın idaresi için görevlendirdikleri memurların görevleri, nasıl kuvvetli bir teşkilat kurduklarını göstermektedir. Bu memuriyet görevlerinin bazıları şunlardır: Doğu kavimleri için saray memurları, Batı kavimleri için saray memurları, Hsiung-nuların (Hun) idesi için saray memurları, Müzik Dairesi memurları, Tarih Dairesi memurları, mimarlar, arşiv memurları, kütüphane memurları, ilaç kontrol memurları, büyük sel baskınları için memurlar, şehir kapılarını kontrol eden memurlar ve savaş olmadığı zamanlarda komşu kavimlerle ilişkileri ayarlayan pek çok ordu görevlisi bulunmaktadır.63 Bir kısmını saydığım bu memuriyetler hiç şüphesiz ki T’o-paların ilk dönemlerinde mevcut değildir. Çünkü bu memuriyetlerin pek çoğu diğer Türk kavimlerinde bulunmamaktadır. Bütün bunları Çin içlerine gelip buralara yerleştikten sonra Çin devlet teşkilatından öğrenmiş olmaları kuvvetle muhtemeldir. Bu durum da kendilerinin ne kadar Çinlileştiklerini gösteren bir husustur.

Kuruluş dönemlerinde göçebe özelliklerini üzerlerinde taşıyan T’o-palılar aldıkları toprakların idaresini, ikisi kendi soylarından birisi de Çinli olmak üzere üç kişiyi askeri vali olarak atamışlar ve bu görevliler geçimlerini rüşvet ve ticaret yoluyla sağlamışlardır. Daha sonra ise maaş sistemine geçilmiştir. Çeşitli görevlerde bulunan gerek T’o-pa ve gerekse Çinli yöneticiler, bir savaş sonrasında elde edilen köle, hayvan ve tarlaları aralarında paylaşırlar ve böylece yaşamlarını sürdürürlerdi. Fakat bu durum bir süre sonra feodal beyleri ortaya çıkarmış ve yönetimlerde iyicene etkinlikleri artmıştır. Ayrıca bu yöneticiler ticaret ile de uğraşıyor ve buradan da kazanç sağlıyorlardı. İşte bu durum maaş sistemine geçilmesiyle ortadan kalkmış ve memurların ticaretle uğraşması yasaklanmıştır. Memur maaşları halktan alınan vergiler ödenmiştir. Bu durum da sonradan karışıklıklara yol açmış ve yeni bir sistem geliştirilerek "Üç Muhtarlık” ve "Eşit Toprak Sistemi” uygulanmaya koyulmuştur.64


Şato Türkleri


Bilindiği gibi Sha-t’o kelimesi, Türkçede Şato diye adlandırdığımız bir kavme Çinlilerin verdiği isimdir. Çin kaynaklarında Sha-t’oların ataları olarak Chu-ye kabilesi geçmektedir. Chu-yeler de bildiğimiz kadarıyla Batı Göktürkler idaresinde On-ok’un Ch’u-yueh kavmin bir koludur. Chu-ye kabilesi üç aşiretten oluşmaktadır. Ch’u-yüehler, Chin-sha dağının (bugünkü Urumçi’nin kuzeyinde) güneyinde ve P’u-lei (bugünkü Barköl) gölünün doğusunda bulunan kum yığınlarının bulundukları bölgelerde oturmuşlardır. Türkçede "Çöl” kelimesinin Çince karşılığı "Kum Yığınları” olduğundan ve bu kelime Çincede Sha-t’o şeklinde yazıldığı için bu kavmin ismi Çin kaynaklarında Sha-t’o veya Sha-t’o Türkleri olarak geçmektedir.65

Sha-t’olar (bundan sonra Şatolar olarak metinde geçecektir) M.S. 582’de Göktürklerin Doğu-Batı Göktürkler olarak ayrıldığında Batı Göktürkleri içinde kalan ve o zamanlar kendilerine Chu-ye denen bu kabile Chu-yueh kabilesinin hakimiyeti altında yaşamaktaydılar. 661-663 seneleri arasında Çinlilerin T’ieh-lelerle (Töles?) yaptıkları savaşta Çinlilerin yanında bu savaşa girmişler ve başarı kazanmışlardır. 741-42 senesinde ise, yine Çinlilerin isteği ile, An-lu-shan isyanının bastırılmasında Çinlilere yardım etmişlerdir.66

Şatolar bir ara Ötüken Uygurlarının hakimiyetinde (744-840) yaşamışlar fakat çok baskı görmüşlerdir. Uygurların bu baskılarına dayanamayan Şatolar 785-805 tarihlerinde yaklaşık 7000 çadırlık bir toplulukla T’u-polulara (Tibetler) sığınmışlar ve çok geçmeden T’u-polularla birlikte Beşbalık şehrine saldırmışlardır. Şatolar daha sonra Kan-chou (Kansu) bölgesinde oturmağa başlamışlardır. Bu arada T’u-poluların Uygurlar tarafından mağlup edilmeleri üzerine Kansu bölgesini de terk ederek daha doğuya gitmişlerdir. Eskiden dost oldukları T’u-polularla araları açılmış ve bunlar tarafından Sarı Nehrin kuzeyine yerleştirilmek istenmişlerdir. Bu duruma karşı çıkan Şatolar Çin himayesine girmek için yollar aramaya başlamışlardır. 808’de T’u-polular tarafından mağlup edilmişler ve Yen-chou (bugünkü Kansu şehrinin kuzeyi) bölgesine zorunlu olarak yerleşmişlerdir.67

Şatolar iyi bir asker olduğundan Çinliler onların bu özelliğinden bol bol faydalanmışlardır. Pek çok isyanın bastırılmasında önemli rol oynamışlar ve Şato liderlerine Çin imparatorları tarafından unvanlar verilmiştir.68

T’ang Sülalesi Dönemi’nde (618-906) Sha-t’olar üç kabileden oluşmaktadır.69 T’ang Sülalesi sona ermesiyle Çin’de kurulan Beş Sülale Devri (907-960) Çin tarihi bakımından çok önemlidir. Çünkü bir taraftan dışardan yabancı kabileler gelmiş, diğer taraftan da iç mücadeleler dolayısıyla, ekonomik ve etnik durumlarda çok önemli değişiklikler olmuştur. Bu Sülaleye dışardan etki yapan iki önemli kavim vardır. Birisi Türk asıllı Şatolar diğeri de Moğol asıllı Kitanlardır. Şatolar Çin’in içine girmişler ve bu beş sülaleden üçünü kurmuşlardır. Bundan dolayı da pek çok savaş yapmışlar ve devlet kurulduktan sonra da yeni bir teşkilat kurarak geniş Çin topraklarını idare etmişlerdir.

Beş Sülale Dönemi’nde Şatoların devlet teşkilatında pek önemli rolleri yoktur. Bunu iki sebebe bağlamak mümkün gözüküyor: Birinci sebep, nüfus azlığı. Şatolar Çin içlerine girinceye kadar verdikleri mücadeleler dolayı nüfuz azalmasına yol açmıştır. Bu göçler sırasında pek çok savaş yapmak zorunda kalmışlar ve sayısız ölü vermişlerdir. Bir de, Çinlilerle birlikte, bilhassa T’ieh-le (Töles)lere, An-lu-shan isyanına (757-764), Huang-ch’ao isyanına (875-883) ve diğer kabilelere karşı yaptıkları savaşlar nüfus azalmasına sebep olmuştur. Bu tarihlerde Şatoların nüfusunun 50-100 bin arasında olduğu tahmin edilmektedir. Diğer yandan, hakimiyetleri altındaki Çin nüfusu ise 50 milyon civarında idi.

Yine Çin kaynağa göre, Sha-tolar Cengiz Han Moğol Devleti’nde yer alan Wang-ku veya Ongut kavmi ile ilişkilidir. Ongut kavmin reisi A-la Wu-ssu T’i-chi Hu-li (Ala Kuş Tiğit Kuri) Yen-meng Sha-to’nun soyundan gelmektedir.70 Ala Kuş Tiğit Kuri’nin torunu damat Niku-yai (Negüdai)71 hakkında yazılan bir mezar taşında Negüdai’nin T’ang Sülalesi (618-906) son döneminde Chin Wang unvanına sahip Sha-to soyundan olan Li K’e-yung’un neslinden olduğunu yazmaktadır.72 Moğolların başlangıç zamanına ait Sung Sülalesi elçisi Chao-hun’un yazıdığı Meng-ta Pei-lu seyahatnamesinde (1221) Ta-tanlar (Tatar, ancak burada Moğolları kastetmektedir) Şatoların bir başka soyundan geldiğini yazmaktadır ve Wang Kuo-wei’nin araştırmasına göre buradaki Şatolar Ak Ta-tanlarındandır (Ak Tatarlar).73 Tzu-chih T’ung-chien’e göre, yukarda adı geçen Li K’e-yung ve babası Li Kuo-ch’ang 880’de bir karşılamada mağlubiyete uğrayınca sülalesiyle birlikte kuzeye doğru Ta-tanlara sığınmışladır. 881’de T’ang Sülalesi’nin Huang-ch’ao isyanını bastırmak için tekrar davet edince Li K’e-yung on binlerce Şato ile Ta-tanlarla yardıma gelmiştir.74 Yani Şatolar Moğollar Dönemi’nde Ak Tatar kavmini oluşturan temel unsur olduğu aşikardır.

Çinlilerden daha yüksek bir kültüre sahip olmayan ve sayı bakımından da az olan Şatoların bu yüzden, Çin usulü devlet teşkilatını ve Çinlileri kullanmak mecburiyetinde oldukları görülür. Bundan dolayı da Şatoların kurdukları devlet tam bir Çin devleti idi.

İkinci sebep ise, Moğol kökenli Kitanlarla yaptıkları devamlı savaşlardır. Bu durum da Şatoların Çin’i idare etmedeki sıkıntılarına sebep olmuştur.

Bu yukarıda saydığım sebepler olmuş olmasına rağmen, iki husus çok ön plana çıkmış ve Şatoların Çin tarihi içindeki önemini ortaya koymuştur. Şatolar genel olarak devletin merkez sivil teşkilatında T’ang Sülalesi zamanında kullanılan sistemleri aynen benimsemiş olmaları ve bunları tatbik etmelerine rağmen aşağıda sıralayacağım iki teşkilat çok önemli olmuş ve bu devirden sonra kurulan Sung Sülalesi’ne de büyük katkılar sağlamıştır.

T’ang Sülalesi zamanında, hanedan mensuplarının raporlarını alıp imparatora sunmak ve imparatorun karar ve emirlerini hanedan mensuplarına bildirmek için kurulmuş olan Shu-mi-shih isminde bir teşkilat bulunuyordu.75 Zamanla bu teşkilat bozulmuş, bazı imparatorlar tarafından tamamen kaldırılmış veya teşkilatın başında bulunanların görevleri birbirine karışmıştır. İşte Şatolar bu teşkilatı yeniden ele almış, teşkilatın başında bulunan kişilerin yalnızca devletin sivil işleri ile ilgili değil, aynı zamanda askeri işleri ile de ilgilenme ve idare etme yetkisi verilmiştir. Bu durum, Çin vezirlerinin askeri güçlerinin bu teşkilata geçmesini sağlamış ve Shu-mi-yüan, devletin bütün askeri işleriyle ilgilenen bir kurum haline gelmiştir.76

Şatoların kurdukları ikince teşkilat ise, yine T’ang Sülalesi zamanında kurulan devletin gelirleriyle ilgili üç birimdir. Bunlar, devletin "tuz ve demir” işlerine bakan birimi, "nüfus ve toprak vergisi” birimi ve "haraç (burada haraç anladığımız anlamda olmayıp, o devirlerde Çin’e tâbi yahut iyi ilişkiler içinde bulunan kavimlerin Çin imparatorlarına verdikleri hediyelerdir) genel vergi ile muhasebe işleri”ne bakan birimlerdir.77 Görüleceği gibi, bu üç birim de devletin en önemli fonksiyonlarını kapsayan birimlerdir. Bu birimlerde zaman zaman bozulmuş, kaldırılmış veya tekrar kurulmuştur. Bu kuruluşun başına geçenler de zaman zaman görevlerini kötüye kullanmışlar ve zimmetlerine para ve mal geçirmişlerdir. İşte bu birimler, Şatolar tarafından tekrar ele alınmış, eskiden bir vezirin elinde bulunan bu üç teşkilat birleştirilmiş ve görev vezirden alınarak, vezir olmayan bir şahsa verilmiştir.78 Böylece vezirlerin üzerinden mali işler alınmış ve üzerlerinde sadece genel idari görevler kalmıştır. Bu durum ise, Sung Sülalesi Devri’nde, devletin yeniden yapılanmasını sağlamış, askeri, mali ve idari olmak üzere teşkilat üçe ayrılmış ve birbirlerini kontrol etme imkanına kavuşmuşlardır.

Şatolar, Orta Asya’daki diğer Türk toplulukları gibi askerliğe çok önem vermişlerdir. Bilhassa "atlı kuvvetler” ön plana çıkmıştır. Ancak, yapılan savaşlar neticesinde zamanla bu atlı kuvvetlerin zayıfladığını ve sayılarının azaldığını görüyoruz. Bunun için Şatolar bu kuvvetleri takviye için Çin ve diğer ülkelerden asker kabul etmişlerdir. Bu alınan askerlerin zamanla kendilerine karşı olmalarını önlemek için de "Evlatlık Ordusu” teşkil etmişlerdir.79 Bu ordu diğer ülkelerden aldıkları askerlerin içinde cesur ve kabiliyetli olanlardan evlat edinme yoluyla seçilmiştir. Evlatlık seçilirken de, seçilen kişilerin daha ziyade aynı aileden olmasına dikkat edilmiştir. Çünkü bu yolla, akraba olan bu kişilerin aralarındaki bağdan faydalanılma yoluna gidilmiştir. Bilindiği gibi, evlat edinme adeti Çin’de mevcuttur. Çinliler iki husus için evlat edinmişlerdir. Birincisi, çocuksuz aileler soylarının devamı için erkek çocuk edinme yoluna gitmişler, ikinci husus ise, Çin imparatorları diğer ülke devlet büyüklerine şeref versin diye evlat edinmişlerdir. Bu husus daha ziyade, siyasi bir tedbir olarak alındığını göstermektedir.

Şatolar da “Evlatlık Ordusu” zamanla genişlemiş fakat bazı problemleri de beraberinde getirmiştir. Şatolar aldıkları bu “evlatlık”ları kullanarak Çin’de iktidarı ele geçirmeği başarmışlardır. Fakat bu durum zamanla Şatoların aleyhlerine dönmüştür. Evlatlıklar, Şatoları destekledikleri müddetçe Şatolar kuvvetli kalmışlar, aksi durumda da zayıflamalarına yol açmıştır. Hatta zamanla evlatlıklar, Şatoların tahta çıkmalarında da önemli roller üstlenmişlerdir.80

Askeri yönden evlatlık ordusu, Şatoların en kuvvetli ve güvenilir ordusuydu. Fakat, evlatlık ordusunda daha ziyade Çinlilerin bulunması, ordunun zamanla Çinlilerin eline geçmesine sebep olmuştur. Zaten Şatoların Çin’deki hakimiyetlerinin kısa sürmesine sebep olarak bu hususun öne çıktığını da görmekteyiz. Çin’de 28 sene gibi kısa bir süre hüküm süren Şatoların hakimiyeti 951 senesinde tekrar Çinlilere geçmiştir. Şatolar askerlikte, eski Türk geleneğinde bulunan “çadır”ı da kullanmışlar ve hatta Çin imparatorlarına da çadır hediye etmişlerdir.

Şatolar Çin’de bulundukları dönemlerde Budizm, Taoizm ve diğer dinlerinde tesiri altında kalmışlardır. Ancak zaman zaman eski dinlerine de sahip çıktıkları görülmektedir. 924 senesinde Şato hükümdarı, bir dağa giderek Gök’e kurban sunmuştur. Bu kurban sunmanın ne için yapıldığına dair kaynaklarda bir malumat yoktur. Yine aynı şekilde, ölen Şato hükümdarının arkasından yeni hükümdar tahta çıktıktan sonra, ölen hükümdarın iki atının kurban edilmesini emretmiştir. Şatolar kendi dinlerine ait adetleri yerine getirirken diğer yandan Çin’de tesiri altında kaldıkları Budizm’in bazı gereklerini de yerine getirmişlerdi. Gök, güneş, ay ve toprağa kurban vermişler ve Budist manastırlarına giderek dua etmişlerdir.81 Şato hükümdarlarının zamanla Çinlileşmeleri, belki de hükümdarların Budizm ile diğer dinlere yakınlık duymalarına yol açmıştır.

Şatolar Çin’de bulundukları sırada Budizm’in tam manasıyla hamisi olmuşlardır. Diğer ülkelerden gelen Budist hocalar Çin’e geldiklerinde yanlarına Budist kitapları da alarak hediye etmişlerdir. Bu devirde Çin’de pek çok Budist mabedi yapıldığını görüyoruz. Şatoların Çin’deki hakimiyetleri sona erince, bu Budist mabetlerinin çoğu yıkılmıştır. Çünkü, zamanla bu Budist mabetleri, askerlikten ve suç işlemiş olanların kaçarak sığındıkları yer olmuştur. Askerden kaçan Çinliler burada Budist rahibi oluyorlardı. Ayrıca Budist mabedi inşa etmek büyük masraflara yol açmıştır. Ekonomik olarak çöküşe geçen Çin’de Şatolardan sonra Budist mabetlerinin yıkılmasını bu iki sebebe bağlıyabiliriz.

Şatolar Çin’de bulundukları sırada, Çin müziğine de ilgi göstermişlerdir. Sarayda daha çok “milli müzik” veya “hakiki müzik” denilen Çin müziği dinlemekle beraber, eski müziklerini de dinlediklerine dair kayıtlar mevcuttur.82 Çinli olmayan yabancı askerlerle (bunların çoğunluğunu Türkler oluşturuyordu) üç telli bir saz ile davul çaldıkları ve bunların eşliğinde şarkı söyledikleri bilinmektedir. Bununla birlikte "milli dans” da sarayda rağbet görmektedir.83

Beş Sülale Devri’nde Çinliler Ts’u-chü denilen, bugünkü futbola benzeyen bir oyun oynamakta idiler. Saray dahil. Her yerde bu oyun için sahalar yapılmıştır. Şatoların da bu oyunu çok sevdikleri ve oynadıkları hakkındaki bilgiler de Çin kaynaklarında mevcuttur. Hatta, bir Şato hükümdarının tahta çıktığı 923’lerden sonra maiyeti ve memurları ile birlikte bu oyunu oynamıştır.84 Çin kaynaklarında bu oyunun Çin kökenli mi, yoksa Orta Asya kökenli mi olduğuna dair bir kayıt bulunmamaktadır.85

Şatoların Çinlileşmelerine sebep olan unsurları inceleyecek olursak bunu üç grupta toplayabiliriz.86 Bunlardan birincisi "Nüfus”tur. Yukarıda görüldüğü gibi, Batı Göktürklerin hakimiyetindeki bir kol olan Şatolar, 643 senesinde Batı Göktürklerde başgösteren kargaşalıklardan dolayı Çin’e tâbi olmak istemişler ve bu tarihten sonra yavaş yavaş Çin’e göç etmeğe başlamışlardır. Bu göçler sırasında sayısız kayıplar vermişlerdir. Ayrıca Çin’e tâbi olduktan sonra bilhassa T’ieh-le (Töles)lere ve diğer Çin’in düşmanı olan kavimlere karşı Çin ile ortak hareket ettiklerinden nüfus bakımından çok azalmışlardır.

Nüfus bakımından Çinlilere oranla çok az olan Şatolar, bundan dolayı devletin siyasi, askeri ve ekonomik işlerinde Çinlileri kullanmak mecburiyetinde kalmışlardır. Bu durum ise, zamanla Şatoların Çinlileşmesine yol açmıştır.

İkinci husus "Evlenme”dir. Şatoların erkek ve kızlarının her ikisinin de Çinlilerle evlendiklerini görüyoruz. Şato hükümdarlarının hemen hepsi Çinli kızlarla evlenmişlerdir. Hükümdar ailesine mensup kızlarında Çinli erkeklerle evlendikleri bilinmektedir. Hükümdar ailesindeki erkek ve kızların Çinlilerle evlenmeleri sadece bir gönül işi olmayıp, eski Türk kavimlerinde de gördüğümüz, Çin ile akrabalık tesisi için yapıldığı da düşünebilinir. Fakat, hükümdar ailesinin dışında kalan Şatolara baktığımızda, kız ve erkeklerin Çinllilerle olan evliliklerinde başka sebeplerde olabilir. Her ne olursa olsun bu evliliklerin neticesinde ikinci, üçüncü nesillerden sonra, kültür bakımından da Şatoların Çinlileştikleri muhakkaktır.

Üçüncü unsur "Siyasi”dir. Şatolar, Çin’e göç etmeden önce T’ang Sülalesi Dönemi’nde ve Beş Sülale Dönemi’nde Çinlilere çok yardım etmişlerdir. Bundan dolayı da T’ang hükümdarları tarafından kendilerine çeşitli memuriyet ve unvanlar verilmiştir. Bundan dolayı da kendilerini T’ang Sülalesi’nin bir parçası olarak hissetmişlerdir. Bu durum, Beş Sülale Dönemi’nde kurdukları "Sonraki T’ang” Sülalesi Dönemi’nde hissedilmiş ve her iki T’ang Dönemi’nin bir farkı görülmemiştir.

Şatoların Türk kökenli oldukları bilinmektedir. Ancak, bütün Şato tarihine baktığımız zaman bu toplumun asıl bilinen tarihlerinin Çin içinde geçtiğini görmekteyiz. Bundan dolayı da, Çin kaynaklarında, T’ang Sülalesi’nden itibaren isimleri çok geçmektedir. Kısa bir süre de olsa Çin’de hüküm sürmüşlerdir. Bu kısa süre dahi Çin tarihi açısından önemlidir. Çünkü, Beş Sülale Dönemi’nden önce yabancı kabileler Çinliler tarafından idare edilmişlerdi ve Çinlileştirilmişlerdir.

Ancak bu dönemde Şatolar Çinlileri idare etmelerine rağmen Çinlileşmişlerdir. Bu çok önemli bir husustur. Çünkü, daha sonraki dönemlerde, Kitanlar, Moğollar ve Mançular da Çin’i idare ederek Çinlileşmişlerdir. Bunun tek sebebi de Şatolardan sonra hüküm süren Kitan ve Moğolların Çin kültürünü Şatolardan öğrenmiş olmalarıdır.87



1 Ögel, Bahaeddin, Türk Kültür Tarihi, Ankara, 1988, s. 3; Grousset, Rene, Bozkır İmparatorluğu, İstanbul, 1980, s. 13.

2 Sinor, Denis, Erken İç Asya Tarihi, İstanbul, 2000, s. 12.

3 Anonim, Zhongguo Peifang Mintsu Kuanhsi Shih (Çin’in Kuzey Milletlerin İlişkileri Tarihi), Pekin: Zhongguo Shehui K’ehsüeh Ch’ubanshe, 1987: 1-40.

4 Wang Pinhua, Ssuch’ou Chihlu K’aoku Yenchiu (İpek Yolu Arkeolojik Araştırmaları), Urumçi: Xinjiang Jenminch’ubanshe, 1996: 1-57.

5 T’ian Chichou, Hsien Ch’in Mintsu Shih (Ch’in Sülalesi Öncesi Milletler Tarihi), Ch’engtu: Ssuch’an Mintsu Ch’ubanshe, 1988: 6-17.

6 Han K’anghsin, Ssuch’ou Chihlu Kutai Chümin Chongtsu Jenlieh Hsueh Yenchiu (İpek Yolu Eski Halklar Hakkında Antropolojik Araştırmalar), Urumçi: Xinjiang Jenminch’ubanshe, 1995: 132.

7 T’ian Chichou, 1988: 22.

8 T’ian Chichou, 1988: 33-40.

9 Anonim, Zhongguo Peifang Mintsu Kuanhsi Shih, 1987: 18.

10 T’ian Chichou, 1988: 40-44.

11 T’ian Chichou, 1988: 66.

12 T’ian Chichou, 1988: 70-71.

13 Chang Chih-hsiao, Alet’ai T’anshan Peipu yü Tungpu de Saien Hsiong-nu Wenhua (Altay ve Tanrı Dağın Kuzey ile Doğusundaki Sak ve Hunların Kültürü)”, bakınız Chang Chihsiao derlendirme, Ts’ao-yuan Ssu-ch’ou Chihlu yü Chong-ya Wenmin (Bozkır İpek Yolu ve Orta Asya Medeniyeti), Urumçi: Meishu Sheying Ch’ubanshe, 1994: 108-109.

14 Chang Chihsiao derlendirme, 1994: 146.

15 Chang Chihsiao derlendirme, 1994: 148.

16 Latourette. Kenneth Scott, The Chinese Their History and Cultture, New York, 1968, s. 27.

17 Ssu-Ma-Ch’ien, Shıh-Chi, Pekin, 1975, s. 49.

18 Ssu-Ma-Ch’ien, aynı eser, s. 685.

19 W: Eberhard, Çin Tarihi, s. 23-24.

20 Ekrem, Erkin, Çin Kaynaklarına Göre Eski Türk Kavimleri (M.Ö. 2146-318), Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Hacettepe Üniversitesi, Tarih Bölümü, Ankara, 1995, s. 12-13.

21 Yuan-yuan, On Üç Klasik Kitap, Pekin, 1979, s. 639.

22 Ekrem, aynı eser, s. 25.

23 Tian Chi-chou, Ch’in Sülalesinden Önceki Milletlerin Tarihi, Ch’eng-tu, 1988, s. 254.

24 Wang-Kuo-Wei, Wang-Kuan-Tang’ın Araştırmaları, Tai-pei, 1988, 566. Wang-kuo-wei, bu araştırmasında Hunların atalarını incelemiş ve Kui-fangların, Ti lerle, Junglarla ve Hunlarla akraba olduklarını ileri sürmüştür.

25 Ekrem, aynı eser, s. 30.

26 Wang-kuo-wei, aynı eser, s. 573.

27 Ma Ch’ang-shou, Kuzey Ti’ler ve Hunlar, 1962, s. 3.

28 Chou Sülalesi’nin diğer Çin süleleleri içindeki yeri için bak, Latourette, aynı eser, s. 33-40.

29 Ssu-ma-ch’ien, aynı eser, 52-60.

30 Togan, Zeki Velidi, Umumi Türk Tarihine Giriş, İstanbul, 1981, s. 13-14; Kafesoğlu, İbrahim, Türk Milli Kültürü, İstanbul, 1988, 50.

31 Ch’in-Chung-Mian, Umumi Türk Tarihi, Pekin, 1958, s. 62.

32 Ekrem, aynı eser, 42.

33 Yuan-yuan, aynı eser, s. 719.

34 Wang-Kuo-Wei, aynı eser, 449-50.

35 Wang-Kuo-Wei, aynı eser, s. 461.

36 Ssu-Ma-Ch’ien, aynı eser, 2881.

37 Yuan-yuan, aynı eser, s. 178.

38 Wang-Kuo-Wei, aynı eser, s. 585/86.

39 İzgi, Özkan, "Orta Asya’nın Türkleşmesi”, Tarih Enstitüsü Dergisi, Cilt XII, İstanbul, 1981. s. 629. Esin, Emel, İslamiyet’ten Önceki Türk Kültür Tarihi ve İslama Giriş, İstanbul, 1978, s. 33-42.

40 Yuan-yuan, aynı eser, s. 2616.

41 Eberhard, Çin’in Şimal Komşuları, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1942, s. 114.

42 İzgi, aynı eser, s. 632.

43 Ekrem, aynı eser, s. 66.

44 İzgi, Özkan, Uygurların Siyasi ve Kültürel Tarihi (Hukuk Vesikalarına Göre), Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara, 1987, s. 24.

45 Li Yen-shou, Pei-Shu (Kuzey Devletleri Tarihi) Pekin. 1974, s. 3270.

46 Ch’in-Chung-Mian, aynı eser, s. 459.

47 Ch’in-Chung-Mian, aynı eser, s. 464.

48 Wang-Kuo-Wei, aynı eser, s. 599.

49 İzgi, Orta Asya’nın Türkleşmesi, s. 636.

50 Yuan-yuan, aynı eser, s. 1321.

51 Ekrem, aynı eser, s. 89.

52 Tian-Chi-Chou, Ch’in Sülalesi’nden Önceki Milletlerin Tarihi, Ch’eng-tu, 1988, 350.

53 Ekrem, aynı eser. s. 89. Bu hususta Erkin Ekrem’in araştırmasını aynen vermeyi uygun buluyorum. Çünkü zamanımızda da çok konuşulan Çin tababeti ile ilgili bilgilerin ne olup olmadığı ve kökeni hakkındaki bilgiler çok enteresandır. "Yazarı bilinmeyen, Çin tıbbının ilk teori eseri Huang-ti Nei-chin’dir. Bugünkü Doğu tıbbında çok önemli bir yere sahip olan eserdir. M.Ö. VII. ve M.Ö. III. yüzyıllar arasında tamamlanan bu eser, tabiat, insan ve sosyal hayatları ve bunların arasındaki ilişkileri Çin felsefesiyle anlatmıştır. Dolayısıyla bu eser aynı zamanda bir felsefe kitabıdır.

Çin tıbbında bitkisel tedaviler ikiye ayrılmaktadır. Biri sağlıklı yaşam için, yani her gün gördüğümüz sebzeler ve şifalı bitkiler; diğeri tamamen tedavi amaçlı bitkilerdir. Bu ikincisi işte yukarıdaki kitapta bahsedilen sert bitkidir. Chou Sülalesi’nden evvel Çin toprağında bitkisel ilaçların kullanımı bilinmiyordu. Shang Dönemi’ne ait en eski Çince yazıtlara göre, insanların hastalıklarını falcılar ve büyücüler tedavi etmekteydi (Li-chin-wei, 1987: 4). Chou Sülalesi Dönemi’nde bitkisel kaynaklı tedaviler ortaya çıkınca, Çin tıbbı falcı ve büyücülerden kurtulmuştu (Li, 1987: 5). Yalnız bu dönemdeki bitkisel tedavi yöntemi aynı zamanda Mısır, Eski Yunanlılarda kullanılan bitkisel tedavi çeşitleri ve bunların neticeleri gibi konulardan oldukça geri kalmıştır. (Li, 1987: 51).

M.Ö. 3000 yıllarında Mezopotamya’da, M.Ö. 1555 yılından önce Mısır’da ve M.Ö. 2000 yılından evvel Anadolu’da yoğun halde bitkisel ilaçlar kullanılmıştır (Baytop, 1984: 13-16)”.

54 Bu devletin ismi, Orta Asya Türk tarihçiliğinin önemli isimlerinden Togan’da Toba/topa ve tabgaç (Togan, Zeki Velidi, Umumi Türk Tarihi Giriş, İstanbul, 1981, s. 61), Öğel’de Toba; Öğel, Bahaeddin, Türk Mitolojisi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1989, s. 290), Kafesoğlu’da, T’o-pa/To-ba (Tabgaç) (Kafesoğlu İbrahim, Türk Milli Kültürü, Ankara, 1977, s. 71) şeklinde geçmektedir.

55 Eberhard, Folfram, Çin Tarihi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1987. s. 136.

56 Eberhard, aynı eser, s. 135.

57 Latourette, aynı eser, s. 117.

58 Orhun Kitabeleri’nde geçen "Tabgaç” sözcüğü, bir coğrafi terim olarak Çin için kullanılmıştır. Karahanlılar da bu kelimeyi Çin’in nüfus ve kültür bakımından kuvvetli olduğundan dolayı bir "üstün nitelik” anlamında kullanmışlardır.

59 Tung-hu "Doğu hu” demektir. Çin’in kuzeyinde ve batısında oturan kabilelere verilen genel bir addır ve anlamı "barbar”dır. Han Sülalesi zamanında Hsiung-nuların doğusunda oturan ve Moğol kökenli kabilelere verilen bir isimdir. (P., Pelliot, "A Propos des Comans”, Journal Asiatique, 1920. 146. Eberhard, W., Çin’in Şimal Komşuları, Ankara, 1942, s. 63.)

60 Latourette, aynı eser, s. 118.

61 Otkan, Pulat, "T’o-palar -Boylar Birliğinden Devlete-”, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Doğu Dilleri, Cilt. IV. Sayı. 1, 70.

62 Eberhard, Çin Tarihi, s. 73-74.

63 Eberhard, W., Çin, Sinoloji’ye Giriş, İstanbul, 1946, s. 117-163.

64 Otkan, aynı eser, s. 74-79.

65 Ou-Yang Hsiu, Hsin T’ang-shu, bölümüm 218, Sha-T’o, Pekin: Chung-hua Shu-chü, 1975: 6153; Ou-Yang Hsiu, Hsin Wu Tai Shih (Yeni Beş Sülaleler Tarihi), bölüm 4, Pekin: Chung-hua Shu-chü, 1974: 40.

66 Pulleyblank, E. O., The Sackground of the Rebellion of An-lu-shan, Oxford University Press, 1955.
67 Tibetliler, Uygurlar ve Şatoların arasında cereyan eden olaylar için bakınınız Christopher I. Beckwith, The Tibetan Empire in Central Asia, Princeton: Princeton University Press, 1987: 152-166.

68 Hsin T’ang-shu, bölümü 218, 1975: 6155.

69 Liu H-sün, Chiu T’ang-shu, bölüm 18A, Pekin: Chung-hua Shu-chü, 1975: 593; Chiu T’ang-shu, bölüm 161, 1975: 4234; Chiu T’ang-shu, bölüm 161, 1975: 4272. Tzu-chih T’ung-chien’e göre, Sha-t’olar Sha-t’o, Sha-ke ve An-ch’ing gibi üç kabileden oluşmaktadır (Ssu-ma Kuang, Tzu-chih T’ung-chien, bölüm 251, Pekin: Chung-hua Shu-chü, 1956: 8131). Ancak Ts’en Chung-mian buna şüpheli bakmaktadır (Ts’en Chung-mian, Sui T’ang Shih, Pekin: Chung-hua Shu-chü, cilt 2, 1958: 552. not 14).

70 Sung Lian, Yuan Shih (Yüan Sülalesi Tarihi), bölüm 118, Pekin: Chung-hua Shu-chü, 1976: 2924. Bu şahsiyet hakkındaki araştırması için bakınız Bahaeddin Ögel, Sino-Turcica, Taipei, 1964: 305-308. Moğollar Dönemi’ndeki Ongutların menşei hakkında bakınız Abdulkadır İnan, "Ongutların Menşei Meselesi”, Makaleler ve İncelemeler, Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1987: 55-58.

71 Yuan Shih, bölüm 108, 1976: 2738; bölüm 109, 1976: 2758.

72 Li Hsiu-sheng, Ch’üan Yüan Wen (Yüan Sülalesi Yazı Belgeleri), Chiang-su Ku-chi Chu-ban-she, 2000: 775-776.

73 Wang Kuo-wei, Wang Kuan-t’ang Hsien-sheng Ch’üan-chi (Wang Kuo-wei’nin Araştırmaları), Taipei: Wen-hua Ch’u-ban Kung-ssu, 1968: 4985; B. Ögel, Sino-Turcica, Taipei, 1964: 305.

74 Tzu-chih T’ung-chien, bölüm 253, 1956: 8231, 8247.

75 Tzu-chih T’ung-chien, bölüm 272, 1956: 8882.

76 Tzu-chih T’ung-chien, bölüm 272, 1956: 8882; bölüm 275, 1956: 8978 ve 8982; bölüm 277, 1956: 9046 ve 9059; bölüm 279, 1956: 9133; bölüm 281, 1956: 9168; bölüm 284, 1956: 9285; bölüm 285, 1956: 9301.

77 Hsüeh Chü-cheng, Chiu Wu Tai Shih (Eski Beş Sülale Tarihi), bölüm 146, Pekin: Chung-hua Shu-chü, 1976: 1949-1957.

78 Chiu Wu Tai Shih, bölüm 149, 1976: 1996.

79 Hsin Wu Tai Shih, bölüm 36, 1974: 385. Evlatlık Ordusu’nda yer alan en önemli dokuz kişinin biyografisi için bakınız Hsin Wu Tai Shih, bölüm 36, 1974: 385-396.

80 Hsin Wu Tai Shih, bölüm 36, 1974: 385.

81 Chiu Wu Tai Shih, bölüm 142-143, 1976: 1893-1921.

82 Chiu Wu Tai Shih, bölüm 144-145, 1976: 1924-1942.

83 Chiu Wu Tai Shih, bölüm 144, 1976: 1924-1927.

84 Chiu Wu Tai Shih, bölüm 69, 1976: 912; Hsin Wu Tai Shih, bölüm 28, 1974: 312.

85 Ts’u-chü topu ilk defe Shih-chi’nin 69. bölüm Su-ch’in Tezkeresi’nde geçmektedir. Han Sülalesi Dönemi’ndeki (M.Ö. 206-M.S. 5) bilgin Liu-hsiang, "Rivayete göre bu oyunun Sarı İmparator Dönemi’nde icat edilmiştir. Bazı söylentiye göre Chan-kuo Dönemi’nde (M.Ö. 488-M.Ö. 221) oynanmıştır” diye açıklamaktadır (Ssu-ma Ch’ien, Shih-chi, Pekin: Chung-hua Shu-chü, 1975: 2257, not 8).

86 Tatarlarda kalan Şatolar daha sonra Moğollar Dönemi’nde Ak Tatar veya Ongutlar olarak adlandırıldığını görmekteyiz. Şatoların Çinlileşmesi kuzeyde kalan Şatoları içermemektedir.

87 Beş Sülale Dönemi’nde (907-960) kurulan Şatoların üş sülalesi çöktükten sonra Şatoların izlerini Kitanların kurduğu Liao Sülalesi (938-1125) Dönemi’nde görmek mümkün. 916 yılında kuzeydeki Şato kavmi Kitanlara tabi olmuştur (T’uo-t’uo, Liao-shih, bölüm 1, Pekin: Chung-hua Shu-chü, 1974: 11); 926 yılında Şatolar büyük hizmet gösterdiği için ödünlendirmiştir (Liao-shih, bölüm 2, 1974: 22) ve Şatoları Liao Sülalesi’nin Tabi Ülkeler Ordusu’nda yer almıştır (Liao-shih, bölüm 36, 1974: 430).